ÜLKÜCÜ ŞEHİT: CENGİZ ASLAN (16 Mayıs 1980)

ÜLKÜCÜ ŞEHİT
CENGİZ ASLAN - 16 MAYIS 1980
Tokat'lıydı. 17 yaşında olup ailece Tokat'ta oturuyorlardı. Tokat Gaziosmanpaşa Lisesi 2. sınıf öğrencisiydi. Olay günü, okuldan çıkıp Cuma namazını kılmak için camiye giderken yolda komünist militanların açtıkları ateş neticesi 3 kurşunla vurularak ağır yaralandı. Hastahaneye kaldırıldıysa da kurtarılamayarak akşam üzeri şehit düştü. Cenazesi, Tokat'ta toprağa verildi...ÜLKÜCÜ ŞEHİT: ORHAN KADİR ÖĞÜTÇÜ (16 Mayıs 1980)

ÜLKÜCÜ ŞEHİT
ORHAN KADİR ÖĞÜTÇÜ - 16 MAYIS 1980
Aslen Ankara'lı olup ailece İstanbul, Kadiköy-Söğütlüçeşme semtinde oturuyorlardı. 19 yaşındaydı ve İstanbul Kadıköy Akşam Ticaret Lisesinde okuyordu. Olay günü, babasına ait işyerine baskın düzenleyen komünist militanlar tarafından kurşunlanarak şehit edildi. Cenazesi, Karacaahmet Mezarlığına, 1977'de şehit edilen ağabeyinin yanına defnedildiÜLKÜCÜ ŞEHİT: ALİ DUMAN SALİHOĞLU (16 Mayıs 1980)

ÜLKÜCÜ ŞEHİT
ALİ DUMAN SALİHOĞLU - 16 MAYIS 1980
Erzincan'lı olup bir kahvehanede garsonluk yapıyordu. Olay günü Erzincan'da komünist militanlar tarafından güpe gündüz yol ortasında şişlenerek şehit edildi. Cenazesi Yenimahalle Camii'nde kılınan namazdan sonra Terzibaba Mezarlığı'nda toprağa verildi.ÜLKÜCÜ ŞEHİT: AYHAN GÜNGÖR (16 MAYIS 1979)

ÜLKÜCÜ ŞEHİT
AYHAN GÜNGÖR - 16 MAYIS 1979
İstanbul Göztepe Akşam Ticaret Lisesi öğrencisi olup 20 yaşındaydı. Ailece İstanbul'da oturuyorlardı. Olay günü, okulun bahçesinde toplanan Ülkücü gruba komünist militanların açtıkları ateş sırasında vurularak şehit olduÜLKÜCÜ ŞEHİT: NURETTİN ÇETİN ( 16 MAYIS 1979)

ÜLKÜCÜ ŞEHİT
NURETTİN ÇETİN - 16 MAYIS 1979
Hatay'ın Kırıkhan ilçesinden olup 21 yaşındaydı. Yüksekokul öğrencisiydi ve Ankara'da Etlik, Polisevleri semtinde kalıyordu. Olay günü, gece geç saatlerde Ülkücü bir arkadaşı ile birlikte ders çalışırken, evinin penceresinden içeri ateş açan komünist militanlar tarafından arkadaşı ile beraber vurularak şehit edildi. Cenazesi, memleketinde toprağa verildi.
ÜLKÜCÜ ŞEHİT: MUSTAFA ERTAŞ (16 Mayıs 1976)

ÜLKÜCÜ ŞEHİT
MUSTAFA ERTAŞ - 16 MAYIS 1976
Erzurum'un Tortum kazasından olup 18 yaşındaydı. Ailesinin tek çocuğuydu ve lisede okuyordu.. Olay günü, gece geç saatlerde Tortum'da gezerken, yolunu keserek hakaret etmek isteyen Tortum CHP İlçe başkanı ve kardeşi ile giriştiği kavga sırasında bıçaklanarak ağır yaralandı. Hastahaneye kaldırılırken yolda şehit düştü. Cenazesi, Tortum'da toprağa verildiÜLKÜCÜ ŞEHİT: CEMAL GÜLBAY (16 Mayıs 1979)

ÜLKÜCÜ ŞEHİT
CEMAL GÜLBAY - 16 MAYIS 1979
Rize'nin Ardeşen ilçesine bağlı Işıklı köyündendi. 45 yaşında olup İstanbul-Hasköy'de terzilik yapıyordu. Evli ve çocuk sahibiydi. Komünist militanlar tarafından İstanbul Merter'de Bağkur Siteler Sokakta akşam evine giderken vurularak şehit edildi. Cenazesi, memleketinde toprağa verildi. Daha önce, Beyoğlu MHP İlçe Başkanlığı yapmıştı...ÜLKÜCÜ ŞEHİT: AHMET ATICI (16 Mayıs 19..)

ÜLKÜCÜ ŞEHİT
AHMET ATICI - 16 MAYIS 19..
16 Mayıs günü, Çorum'da İmam Hatip Lisesi öğrencisi Ülküdaşımız, Çorum Lisesi önünde bir grup komünistin saldırısına uğrayarak ağır yaralanmıştır. Yaralı Ülküdaşımız, saldırganların elinden kaçmak isterken başı dönerek yolun ortasına düşmüştür. Yoldan geçen bir kamyonun altında kalarak ezilen Ülküdaşımız kaldırıldığı hastahanede kurtarılamayarak şehit olmuştur. Ülküdaşımızın cenazesi Çorum'un Bayat ilçesinde toprağa verilmiştir
ÜLKÜCÜ ŞEHİT: LÜTFİ ÖZDEMİR (16 Mayıs 1979)

Devler Geçti Bu Yoldan...
ÜLKÜCÜ ŞEHİT
LÜTFİ ÖZDEMİR - 16 MAYIS 1979

İçel'in Anamur ilçesinden olup 25 yaşındaydı. Ankara Hacettepe Üniversitesi Maden Mühendisliği öğrencisiydi. Ankara-Etlik, Polisevleri semtinde oturuyordu. MHP Gençlik Kolları üyesiydi. Olay günü, Ülkücü bir arkadaşı ile birlikte ders çalışırken evinin penceresinden otomatik silahlarla ateş açan komünist militanlar tarafından vurularak arkadaşı ile beraber şehit edildi...

AĞLAMA ÜLKÜDAŞ
Ağlama ülküdaş umutsuzluk bize yakışmaz,
Sen oldukça bu ülkeye düşman ayak basamaz,
Sen oldukça kimse bu milleti ayıramaz,
Sen karanlık gecenin hilalisin bunu kimse anlamaz.

Ağlama ülküdaş kanın boşa akmıyor,
Anaların yüreği boşuna yanmıyor,
Sen varsın diye bu ülke batmıyor,
Sen can verdikce vatan şahlanıyor.
"...Taşıdığım bayrak; temsil ettiğim mukaddes Türk milliyetçiliği davası uğrunda, komünist ve bölücü hainlerin kurşunlarıyla toprağa şehitler ordusuna katılmış olan Ruhi Kılıçkıran'dan Gün Sazak'a kadar şehit evlat ve kardeşlerimin ruhaniyetlerimin de su anda bizimle beraber olduklarını biliyorum. Onlar da beni dinliyorlar. Onların tekzib etmeyecekleri şekilde konuşmaya, yanlız hak bildiğimi söylemeye mecburum. Çünkü onlar, o üçbinaltıyüz can, bu hak bildiğimiz yolda ``vatan-millet-din ve devlet" uğrunda şehit oldular..."


"Taşıdığım bayrak; temsil ettiğim mukaddes Türk milliyetçiliği davası uğrunda, komünist ve bölücü hainlerin kurşunlarıyla toprağa şehitler ordusuna katılmış olan Ruhi Kılıçkıran'dan Gün Sazak'a kadar şehit evlat ve kardeşlerimin ruhaniyetlerimin de su anda bizimle beraber olduklarını biliyorum. Onlar da beni dinliyorlar. Onların tekzib etmeyecekleri şekilde konuşmaya, yanlız hak bildiğimi söylemeye mecburum. Çünkü onlar, o üçbinaltıyüz can, bu hak bildiğimiz yolda ``vatan-millet-din ve devlet" uğrunda şehit oldular

ERDEM YEDİBELA - 9 OCAK 1980
-Kapıaltı'na bir ülkücü gelmiş, diyordu gardiyan. Ben cezaevi başkanı olduğumdan her tarafa rahatlıkla girip çıkardım. Hemen kapıaltı'nın yolunu tuttum. Yeni gelen tutuklular bir müddet orada tutulur sonra koğuşlara verilirdi. Ama biz hapishanede güçlü olduğumuzdan, idare bu kuralı bize işletemezdi. İçeri girdiğimde gözüm ona takıldı. Şair ne diyordu "Şahin'sin belli, duruşun çekilmiş bir hançer kadar güzel". Vakur ve asil duruşuyla,diğerlerinden hemen ayrılıyordu. Herhalde bu diye düşündüm

AYTEKİN TAŞÇI - 14.01.1977


İstanbul Fatih semtinde bize komşu bir yurdumuz vardı Aydın Talebe Yurdu... İstanbul Teknik Üniversitesi talebesi olan Aytekin iki bloktan oluşan bu yurtta kalmakla birlikte zaman zaman, arada üç yüz metre mesafe olan Erzurum Yurdunda bizimle de kalırdı... Savaş ortamı yaşadığımız dönemin o ağır şartlarında Afiş ve bildiri gibi faaliyetleri birlikte yürütüyorduk. O gün geceyarısı ikiyüz kişilik bir ekiple Afişe çıkmıştık... Bu tip Afişleme çalışmalarında her an karşı guruplarla temas mümkün olduğundan askeri bir düzen içerisinde icra olunurdu... Öncüler, gözcüler ve artcılar şeklinde bir yapılanmayla intikal yapılırken, bizler de grubun güvenliğini sağlayacak şekilde yürüyorduk... Bir kaç saat sonra Edirnekapı'ya geldiğimizde Mihrimah Sultan Camii'nin gökkubbeyi delecek gibi yükselen ince, zarif minaresinden yayılan “Allahu Ekber” sesleri gönüllerimizi bir hoş, bizi de mest eylemişti. Sabah ezanı okunuyordu.

Hele Karagümrük stadının altında bulunan bir fırından yayılan taze ekmek kokusu açlığımızı artırmış ve azalan tehlike ortamınıda fırsat bilerek fırına yönelmiştik... Aytekin'in sırtında uzun bir parke vardı. Bir yandan büyük bir iştahla taze ekmekleri yerken, ben;

-Biraz tereyağ olsa bu sıcak ekmeğin içine sürsek nasıl olur Aytekin? dedim...

-Bırak be hoca bunu bulamayanda var, Bismillah dedinmi içinde hem tereyağ olur, hem de bal olur...

Aytekin'in bu cevabı benim için yüce değerlerin gizli olduğu bir hayat öğretisiydi. Yıllar sonra bu ders benim her sahada işime çok yarayacak, zindan günlerimde bu mantık, gâh beni hücremden alıp muhteşem manzaralı derin vadilerde coşkuyla akan soğuk pınarların başında abdest aldıracak, gâh ayağıma vurulan ikiyüz kiloluk paslı pıranga, bir gül halkasına dönüverecekti.

Yurdumuzun yüz metre ilerisinde birinin vurulduğu haberi dalga dalga yayılmış herkes bir haber alabilmenin telaşına düşmüştü... Süratle bölgeye intikal ettik...

Tarihler 14 Ocak 1977 'yi gösterdiğinde bir yıldız daha kaymış Aytekin Taşcı şehit olmuştu...



YUNUS UZUN (18.01.1988)
18.1.1988 Adana’lı olup 28 yaşındaydı. CHP. Hükümeti zamanında, 1979 yılında, Pol-Der.’li polisler tarafından gözaltına alınıp akıl almaz işkencelerle bir çok faili meçhul olayın suçlusu yapılmış ve cezaevine kapatılmıştı. Senelerce mahkemelerde yargılanarak ve cezaevinden cezaevine sürgün edilerek yaşadı. Son olarak sürgün edildiği Aydın Özel Tip Kapalı Cezaevi’nde elektrik şehit düştü. Cenazesi, Adana’nın Karaisalı ilçesine bağlı Kaşoba köyündeki mezarlığa defnedildi
Şehit AHMET KERSE, Gaziantep'in Oğuzeli ilçesine bağlı Hacar (Yeşildere) köyündendi. Gaziantep Eğitim Enstitüsü’nde okuyordu. 1980 yılı Şubat ayında, polisler tarafından Kilis’te yakalanarak gözaltına alınıp bir ay süreyle işkence yapıldı. Çıkarıldığı 12 Eylül mahkemelerinde, bütün şahitlerin, aleyhine ifade vermedikleri için tutuklandıkları bir yargılamadan sonra, 8 Temmuz 1981 tarihinde idam cezasına mahkum edildi. 25 yaşındayken, tutuklu bulunduğu Gaziantep Cezaevi’nin infaz bahçesinde 31.01.1983 tarihinde sabaha karşı asılarak şehit edildi.
Ruhu şad olsun...
Halil Aydın - 5 MART 1980
(Tokat - Zile)
Zile Ticaret Lisesi öğrencisiyken şehit edilen Halil Aydın..
Tokat'ın Zile ilçesine bağlı Kireçli köyünde oturan Aydın ailesinin nice dualar, nice adaklardan sonra bir oğlu olmuş ve bu yiğide Halil ismi konmuştu.
O Allah'ım nazarlardan esirgesin diye etrafında dört dönen bir anası ve 7 de bacı vardı Halil'in. Tez gelişmişti, büyüdü, serpildi Halil... İlkokul-Ortaokul derken Lise çağlarına erişmiş, Zile Ticaret Lisesi'ne kayıt yaptırılmıştı.
Orta boylu kumral tenli bir delikanlı olan Halil, sessiz ve sakin tabiatli bir köylü çocuğu idi. Köyde oturan ailesi ona Turhal Yolu üzerindeki Çay Mahallesi'nde bir ev tutmuştu.



Orada kendi gibi Lise öğrencisi olan bir kaç köylüsü ile birlikte kalıyordu. Bekar talebe evinde yani... Anadolu'ya geldikleri ilk günden beri Türklere vatan olan Zile'de insanlarımız alevi-sünni ayrımı yapmaksızın yüz yillardır bir arada ve kardesçe yaşıyorlardı ...


Derken son yıllarda kızıl bir el sinsice dolaşır olmuştu Zile'nin bağrında. Kızıl ihanet bir taraftan alevileri kışkırtan kasıtlı tırmalamalar yapıyor, diğer yandan sünnilere suni korkular yaşatıyordu. Masum halk üstünde denedikleri Alevicilik kışkırtması pek netice verdi. Zile'nin içinde aleviler çoğunluktaydı ama alevi Ülkücüler de vardı, devamlı Ülkü Ocaklarına gelip giderlerdi...
Ülkenin her yerinde olduğu gibi Zile'de de kurtarılmış bölgeler kurup bu defa alevilik adına eylemler yapmaya başladiıar.. İgd, Dev-Yol ve Dev-Sol gibi kızıl franksiyonların büyük ağırlığı vardı Zile'de. Aralarında ortak karar alıp bütün Ülkücüleri hedef aldılar. Korkunç tahriklerle halkı düşmanlık derecesine getirdiler. Öyle ki, Zile'de küçük bir olay olduğunda artık köylerdeki insanlar hemen akın akın ilçeye gelmeye başlamışlardı.
İlçe merkezindeki bu kurtarılmış bölgelerden birinin böğründe bulunan Zile Lisesi, Zile Ticaret Lisesi ile aynı binadadır. Sabahleyin liselilerin ders gördükleri sınıfları öğleden sonra ticaretliler doldurur. Halil de son sınıfında okumaktadır Ticaret Lisesi'nin...
5 Mart günü, öğle saatlerinde paydos zilinin çalması ile birlikte okuldan çıkmaya başlayan liseliler evlerine dağılırken Halil de bir kaç arkadaşı ile birlikte ağır ağır okula doğru gidiyordu.
Okulun önündeki cadde, okula gelenler ve okuldan çikanlar ile dolmuş her zamanki gibi ana baba gününe dönmüştü. İste tam bu sırada, okulun 100 metre ötesindeki kurtarılmış bölgenin köşe başlarında beliren elleri silahlı komünist militanlar acımasızca öğrencilerin üzerine ateş açtılar.
Çoğu Ülkücü olan 200'den fazla öğrenci cadde üzerinde seyir halindeydi... Masum gençlerin üstüne belki 20 ayrı yerden ateş açılmış gibi her yerden kurşunlar yağıyordu. Kimsenin ummadığı bir zamanda ve kitle katliamı yapmak için tertiplendiği belli olan bu eylem başlayınca ateş edip karşılık veren bile olmadı. Çünkü, burası polisin çok olduğu güya güvenlikli bir yerdi.
Bağırış ve çığlıklar içinde korkuyla sokaklara dağılan gençler çil yavrusu gibi kaçışıyordu. Bu sırada Halil ve 4 arkadaşı kızıl kurşunlara hedef olarak vuruldular. Bir süre sonra silah sesleri kesildi. Yerde yaralı yatanlar ve şaşkınlıktan bir yana kaçamayanlardan başka kimse yoktu ortalıkta.
Az sonra yakındaki karakolun polisleri olay yerine gelerek kaçamayanları ve etrafa sığınmış öğrencileri toplamaya başladılar. Polis, onları nezarethaneye doldurulmak üzere götürürken diğer yaralılar gibi Halil'i de, oradaki bir arabaya atarak Zile Devlet Hastahanesi'ne kaldırdılar.
Orada hastahanenin müdahele için yeterli olmadığı söylenince Ankara'ya götürülmek üzere tekrar araca bindirildi Halil... Ankara'ya götürülüyordu. Ama bir saat sonra araç Amasya il sınırına vardığında Halil de son nefesini verdi, oracıkta şehit oldu.
Ülkücü öğrencilerin üstüne ateş açanlar, Halil'i şehit edenler belliydi. Kaçtıkları, saklandıkları yerler de belliydi. Polis, daha önce Mustafa Taştangil'in şehit edildiği olaydaki gibi katilleri değil de kurşunlananları toplayıp karakola doldurunca bu adaletsizlik karşısında Zile halkının sabır kementleriyle bağlı itaat duyguları da zaptedilmez oldu.
Zile'de artık kanlı olaylar başlıyordu. Bundan böyle herkes kendi adaletini uygulayacaktı. O gün sıkıyönetim ilan edildi ve iki gün de sokağa çıkma yasağı kondu.
Ertesi gün Halil Aydın, gözü yaşlı bir cemaatin kıldığı cenaze namazından sonra Kireçli köyünde toprağa verildi...
Ruhu şad olsun....
Samsun cezaevine geldiğimizde on kişi olan ülkücüler hem zalim idareye, hemde sistemin örtülü ayakları olan şer örgütlerinden yüz kişiye karşı amansız bir savaş veriyorlardı. Bir'e on, böylece yurdun her tarafında olduğu gibi burada da, ilay-ı kelimetullah davasının bir avuç neferi, on katına karşı ayakta kalma mücadelesi veriyorlardı. Bizim İstanbul'dan sağlam bir ekiple gelmemiz, düşmana korku, arkadaşlarımıza sevinç getirmişti.



Dışarıda (Samsun) hergün üç-beş kişinin öldüğü dehşet bir vuruşma vardı. Bizim güçlü bir kadroyla Samsun'a gelmemiz dışarıdaki mücadeleyi de lehimize etkilemişti. Bu cezaevine geldiğimde 15-16 yaşlarında bir çocuk dikkatimi çekmişti. Mecbur kalmadıkça konuşmaz, hep güleryüzle bizleri dinlerdi. Duvarlara ismini yazardı Hüseyin Güven diye. Ama arkadaşları sonuna bir “me” koyarlardı, o zaman Hüseyin Güvenme olurdu ve biz hep beraber gülerdik. Hüseyin, karadeniz aksanının o tatlı, sevecen uslubuyla arkadaşlarına kızar, benim baktığımı görüncede mahcup mahcup tebessüm ederdi.

Yanakları al al, duruşu sert anadolunun bütün güzelliklerini kendi karakterinde toplamış bu yiğit, zaman zaman yanıma gelir ülke meseleleri üzerine sohbetler ederdi. Komünist unsurları ve eylemlerini irdeliyordu. Bir keresinde:

-Hocam, bu komünist örgütlerin işlerini anlamak mümkün değil. “Kapitalizme Ölüm” diyorlar ama hep sokakta ekmek peşinde koşan garip insanları vuruyorlar. Bir tane patron’a yönelik eylemlerini görmedik. Ümraniye’de beş işçiyi vurmalarını bir türlü anlayamıyorum. Patron düşmanıyız derken işçileri ortadan kaldırıyorlar.

Hüseyin genç hattâ çocuk yaşına rağmen meseleleri kökünden oynatacak tesbitler yapardı. Biz de hayranlık içerisinde onun yorumlarını dinlerdik.

Böylece haftalar aylar geçti ve ben İstanbul Selimiye askeri cezaevine nakil oldum. Ve gene o meş'um haber bana ulaşmıştı, Hüseyin şehit olmuştu.

Hüseyin tahliye olduktan bir kaç gün sonra Samsun'da 11 mart 1980 tarihinde pusuya düşürülüyor ve şehadet makamına erişiyordu. Kendinden sadece iki hafta sonra abisi Hasan Güven'de, Mart'ın 25 inde şehitler zincirinin bir halkası olacaktı.

Onüç gün ara ile iki evladını şehit veren baba Dursunali Güven'de, bu acıya daha fazla dayanamayarak, o da oğullarının ardından toprakla kucaklaşıyordu.


Aslen Tokatlı iki ülkü devinin fotoğraflarına ve özgeçmişlerine kısa bir süre önce ulaşmamızın ardından, aynı gün ve aynı yerde şehit edilişlerinin 26. yılında, aziz ruhları önünde minnet ve saygıyla eğiliyoruz.... Ruhları şad olsun...




AHMET AYBARS (12 MART 1980)
Tokat’ın "Niksar" kazasındandı. Ailece Niksar’ın Bengiler mahallesinde oturuyordu. 18 yaşındaydı. Lise talebesiydi. Olay günü Niksar’da Ü.G.D. ( Ülkücü Gençlik Derneği) teşkilatı binası altında bulunan Ayvaz Spor Kulübü’nde bulunduğu sırada gece saat 21.00 sularında kulübe baskın düzenleyen komünist militanlar tarafından vurularak şehit edildi. Cenazesi Niksar Şakşak mezarlığına defnedildi.
Ruhu şad olsun...

MURAT İŞGAL (12 MART 1980)
Tokatın Niksar kazasındandı. Ailece Niksar’ın kazancılar mahallesinde oturuyordu. 18 yaşındaydı. Babasına ait bakkal dükkanında çalışıyordu. Olay günü Keşfi Camii meydanında bulunan Ü.G.D. (Ülkücü Gençlik Derneği) altındaki Niksar Ayvaz Spor kulübünde arkadaşlarıyla birlikte oturdukları sırada gece saat 21.00 sıralarında spor kulübüne baskın yapan iki kominist militan tarafından açılan yaylım ateşi neticesinde Ahmet Aybars ile birlikte vurularak şehit oldu. Cenazesi Niksar Şakşak mezarlığında defnedildi.
Ruhu şad olsun...
HACI OSMAN DEMİR - 18.03.1978

BU BENİM GARDAŞIM...



YIL 1978 …
CHP Hükumeti’nin kurulmasıyla birlikte bütün Türkiye’de olduğu gibi Adana’da da sanki bir yerlerden düğmeye basılmış gibi ortalık bir anda ateş ve kan deryasına dönmüştü. Devrimci gruplar başta yüksekokullarda olmak üzere bütün liselerde planlı bir saldırıya geçerek okullardaki Ülkücü öğrencileri dövmeye okullara sokmamaya başlamışlardı. Bir kaç okuldaki cılız direniş de günler geçip olaylar cinayet boyutuna ulaşınca çözülmüş, okullar tamamen Devrimcilerin kontrolüne girmeye başlamıştı.

Adana Ülkü Ocakları her yerden atılan Ülkücü öğrencilerin sığındığı, bu kızıl afete karşı neler yapılabileceğinin tartışıldığı yerlerden biriydi. İki ay gibi kısa bir sürede Adana’da -İmam Hatip gibi bir kaç okul istisna- hiç bir okulda Ülkücü öğrenci kalmamıştı. Bunların bir kısmını aileleri başka şehirlerdeki akrabalarının yanına göndererek orada okutmaya çalışıyor, bir kısmı da –daha çok köylü çocukları- ortalık düzelene kadar okumaya ara vermeyi tercih ediyorlardı.

Mart ayı başında özellikle Erkek Lisesi ve çevresindeki meslek liselerinde okula devam edebilen tek bir Ülkücü öğrenci kalmamıştı. Ülkü Ocakları sosyal bir kaosa dönüşen bu olayı gerek devlet ve gerekse kamuoyu nezdinde protesto etmek için Adana genelinde okula gidemeyen bütün öğrencilerin katılacağı bir yürüyüş düzenledi.
Kuruköprü Meydanı’nda toplanan yaklaşık iki bin kişilik bu grup o gün ellerinde durumlarını anlattıkları birer dilekçe ile valiliğe doğru yürüyüşe geçtiler. Fakat düzenli bir şekilde ilerleyen bu gruba ilk saldırı Yenicami’yi geçer geçmez polisler tarafından yapıldı. Coplarla saldıran polisler grubu dağıtmaya çalışıyorlardı. Kafalara coplar iniyor ama grup bir türlü dağılmıyordu. Grubun liderliğini yapanlar polis amirleri ile kanunsuz bir eylem içinde olmadıklarını tartışırlarken bu hamleleri savuşturmayı başaran grubun büyük bir kısmı sloganlar atarak Küçüksaat Meydanı’na ulaşmıştı.

Az sonra grup liderlerinden birisi herkesin duyabileceği bir şekilde “topluca gitmemizi istemiyorlar, herkes Valiliğe kadar ikişer üçer kişi yürüyecek şekilde dağılsın” anonsunu yapınca gruptakilerden büyük bir kısmı Büyük Postahane’nin önünden Kızılay Caddesi’ne ve Özler Caddesi’ne yönelirken bir kısmı da ara sokaklara doğru dağıldılar.

Vilayet Binası polis kordonu altına alınmış, hiç kimsenin giremeyeceği bir şekilde korunuyordu. Az sonra yollarda polislerle mücadele ede ede Vilayet Binası’na ulaşabilen 500 kadar Ülkücü, bu defa Valilik makamına çıkmak için yeni bir mücadeleye giriştiler. Coplar patlıyor, bir birlerine kenetlenmiş gençler slogan atarak direnmeye devam ediyorlardı. Olaydan bir şekilde haberdar olarak Vilayet Binası önünde toplanan gezeteciler devamlı fotograf çekerken Valiliğin kocaman demir kapısı da kapatılmıştı. Vakit geçiyor, saatler ilerliyor, ortalık kararmaya başlıyordu. Bir türlü çözülmeyen direniş karşısında şaşırıp kalan Emniyet Müdürü, ister istemez araya girerken, bir taraftan da tehditler savurmayı ihmal etmiyordu.

-“İçinizden bir kişiyi dilekçelerinizi vermek üzere seçin, bu kişi sizi temsilen hem konuşsun hem de dilekçelerinizi versin. Bunu yapmazsanız hepinizi gözaltına alacağız...”
Bu tartışma ve itip-kakışmaların uzaması bir yerde iyi olmuştu. Çünkü, bir çok Ülkücü de başka yollardan Valiliğe ulaşmaya başlamıştı. Sayıları hızla artıyordu. İçlerinde birinin demir kapıya kadar gitmesine müsaade edildi. Kapıdaki 50 kadar polisin arasındaki kim olduğu bile anlaşılmayan bir adam kaparcasına dilekçeleri alarak binanın içinde kaybolunca grup tekrar slogan attı. Sesini valiye bir de böyle duyurma yolunu deniyorlardı.

-“Cevap istiyoruz!!!” diyorlardı.

Bu arada Hergün Gazetesi’nin muhabiri Saffet, grup lideri pozisyonundaki bir kaç kişiye

-“Biriniz çıkıp dilekçeyi burada okusun!!!” deyince işe bir de basın açıklaması boyutu eklenmiş oldu.

Genç bir Ülkücü, Valilik Binası’nın önündeki merdivenlerden bir kaç basamak yukarı çıkarak elindeki dilekçeyi okumaya başladı. Polisler saldırıyor, gazeteciler bir o tarafa bir bu tarafa savruluyor, gruptakiler ise bu Ülkücüyü korumak için polislerle mücadele ediyorlardı.

Dilekçenin okunması biterken beraber Valilik Binası’nın kapısı açıldı ve takım elbiseli bir adam öne doğru bir kaç adım ilerleyerek:

-“Okullarınıza gitmenizde hiç bir sakınca yoktur. Yarın herkes okuluna gidecek ve hiç bir kimsenin okula sokulmaması gibi bir durum olmayacaktır. Bir daha böyle uygunsuz eylemler yaparak devletin güvenliğini ülkenin huzurunu bozmayın. Devlet her zaman güçlüdür!”, dedi ve adeta uçarak geldiği kapıdan içeri kaçtı.

Ülkücüler, son olarak “can güvenliği isteriz”, “Okuma hakkımız engellenemez” ve “Zam, zulüm, işkence, işte CHP” sloganlarını atarak, dağıldılar.
Ali, Erkek Lisesi öğrencilerindendi. Okulda, kızıl tedhişin ilk hedeflerinden biri olmuş, okuldaki bir avuç Ülkücünün Mart ayına kadar süren ölümüne direnişine katılmıştı. Kafasının almadığı olaylar o kadar hızla gelişiyordu ki, küçük bedeni ile kıyaslanamayacak bu işlerin içinde nasıl olup da yer aldığına kendisi de şaşıyordu.

Yılbaşına kadar okulda küçücük bir devrimci grup ve Ülkücüyüm diyen bir çok insan varken Şubat ayı başında okul idaresinin değişip bir sürü genç öğretmenin göreve başlaması ile 15 Mart’ta okulun neredeyse tamamına yakını sol yumrukları havada derslere girmeyi reddedip okul bahçesinde İnternasyonal Marşı’ nı söylemesi, devrim yemini etmesi akıl alacak gibi bir şey miydi? Haftada bir kaç kere seminerlere katılmak için Ülkü Ocakları’na gittiklerinde salona sığmayan Ülkücü öğrenciler neredeydi peki? Erkek Lisesi anlaşılmayan bir yerdi vesselam...

O gün sınıfa girdiğinde bütün öğrencilerin üzerine saldırmasını anlayabiliyordu. Çünkü, fen bölümüne seçildikten sonra sınıfta kendinden başka Ülkücü olmadığını görmüştü. Bir kısmı eski arkadaşı olan gençler devrimcilik modasına uyarak sosyalist takılıyorlardı. Ama bütün sınıf nasıl olduysa o gün “vurun faşiste!!!” diyerek üstüne atılmıştı. O da belindeki palaskayı çekerek mümkün olduğunca kendini savunmuştu. Bu işin tılsımı neredeydi... O gün nasıl olmuş da bütün sınıf kendisine “vurun faşiste” diyecek kadar ajite edilmişti. Bir kaç gün sonra okulun Yüksek Disiplin Kurulu toplanmış, elli kadar öğretmenin çevrelediği salonun ortasına konan arkalıksız bir taburede savunması alınırken kimseden korkmedan çekinmeden

-Ben Ülkücüyüm, unutmayın koca ormanı yakan bir kıvılcımdır, derken disiplin kurulu üyeleri arasında oturan Ülkücü olduklarını bildiği bir kaç öğretmenin onu sanki ilk defa o gün orda görüyor gibi “Allah allaaa” der gibi hayret dolu bakışlarla süzmelerini anlayamıyordu. Aynı gün eve bir mektup yollamış ve Ali’nin velisi olan annesi oğlunun tastiknamesini alması için okula çağrılmıştı.

Bir ay önce spor öğretmeniyken nasıl olduysa bir gecede okul müdürü yapılan biri Ali’nin annesini tehdit ederken bir taraftan da ona acıyormuş numarası yaparak eline tastiknameyi tutuşturmak istiyordu.

-Bu çocuğun kanı bozuk..! Kıvılcım olup Ülkü ateşi yakacakmış... Bizi tehdit ediyor. Bak hanım, ben onu çok severim. Burda kalırsa bir kör kurşuna gidecek sonra söylemedi deme...

Ali’nin annesi bu lafların bir başını bir de sonunu anlayabilmişti.

-Benim oğlumun kanı da sütü de bozuk değil, esas kanı ve sütü bozuk olanlar komünistlerdir, sizlersiniz. Oğlum burda kör bir kurşuna gidecekse başka okul mu yok... Sizin gibi itlere yavrumu yedirtmem.... diyerek tastiknameyi elinden çektiği gibi alıp, okuldan çıkmıştı.


Kuruköprü’deki Ülkü Ocakları yüzlerce öğrenci ile doluydu. Derneğe ait iki kata da sığmayan gençler aşağıda öbek öbek toplanmışlar, yukarıdaki toplantıda alınacak kararları bekliyorlardı. Valilikten “Yarın herkes okuluna gidecek” denilmişti ya...O zaman her okulun öğrencilerini bir takım uyarılarla okula göndermek gerekiyordu. Ocak yöneticileri de öğrencileri bu uyarıları yapmak için toplamıştı. Ali bir elinde valiliğe veremediği dilekçesi diğerinde okuldan atıltığına dair tastikname ile mahzun bir halde Ülkü Ocakları nın önünde beklerken yanında ilk defa karşılaştığı arkadaşı ile konuşmaya başladı.

Düzgün kesilmiş, taralı saçlı, sırtında üstten iki düğmesi açık beyaz bir gömlek bulunan hafifçe asık bir surat ile karşılaştı.

- Hiç... dedi kısaca sonra sanki konuşmak mecburiyetindeymiş gibi bir duyguya kapılarak devam etti. “Bu şerefsizler ne yapmak istiyorlar anlamıyorum bir türlü...”

-Neden bahsediyorsun?

-Ya gardaşım az önce sen de Vilayet’te değil miydin?

-Evet oradaydım...

-Bunlar bizi kırdırmak istiyorlar

-Evet bu çok doğru, yarın okula gidilecek diyenler okullarda ne tedbir alacaklar... bilemiyorum

-Şimdi Ocağa gidip ne yapılacağını öğreneceğim. Gerçi beni okuldan attılar ama farketmez...

-Senin adın ne?

-Ali...

-Ya senin

-Hacı, herkes öyle der

-Nerde okuyorsun?

-Ben de okumuyorum, berber kalfasıyım
.........................
Bu iki genç Ülkü Ocakları’nın önünde bekleşirlerken tanışmışlardı. Ali, az sonra Ocak tarafından “yarın kesinlikle okullara gidileceği” kararının alındığını öğrenmişti. Hacı ile birlikte Kuruköprü Meydanı’nın ortasındaki yuvarlak çiçek tarhına oturdular. Yarım saat kadar sonra Ocak yöneticilerinden birisi aşağı inerek herkesi başına topladı.

-Yarın erkek lisesi ve meslek liseleri burada tek bir grup olup okullarına gidecekler... Herkes hazırlıklı olsun Valilik de özel polisiye tedbir alacak... Aynı şekilde okuldan çıkınca da toplu olarak buraya gelinecek... Şimdi dağılmadan önce burada gruplar halinde bir kaç slogan atın ve evlerinize gidin...

Az sonra 150-200 kadar genç sağ yumrukları havada “Ülkücü Hareket Engellenemez”, “Başbuğ Türkeş” sloganları atarken Ali ile Hacı da bas bas bağırıyorlardı. Gruplar dağılırken Ali arkadaşına nereye gideceğini sordu:

-Evimiz Denizli mahallesinde ama ben şimdi Meydan mahallesindeki ablama giderim. Sabahleyin de burada olurum, inşaallah, dedi.

-Ben yukarıdaki bizim okulun talebelerini bekleyip onlarla görüştükten sonra Erkek Talebe Yurdu’na gideceğim. İnşaallah yarın görüşürüz.

-İnşaallah gardaşım

-Ya hacı sen Meydan mahallesine gideceğim diyorsun, oralar kızıl komünist yatağıdır dikkatli ol, başına bir iş gelmesin

-Yok gardaşım Allah’ın izniyle bana bir şey olmaz, derken elini ileri doğru uzatıp Ali’nin o vakte kadar dikkatini çekmeyen katlanmış bir kese kağıdını gösterdi. Ali, ondan tabanca olduğunu o zaman anladı. Allah rastgetirsin gardaşım diyerek vedalaştılar.

Sabahleyin saat epey ilerlediği halde o okullarda olduğu düşünülen Ülkücülerin belki yarısı bile Ocağın önüne gelmemişti. Bir kısım arkadaşlara

-Burası ters düşüyor... O taraftan gelenler Güney Sanayi’nin orda bekleyecekler. Biz gidince o grupla birleşeceğiz diyerek morali yükseltmeye çalıştı.

300 kadar öğrenci İstiklal Caddesi’nden liselerin olduğu bölgeye doğru yürüyüşe geçytiğinde tedbir olarak bir kaç silahlı kişi önden gidiyordu. Kemal Matbaası’na gelindiğinde sağdan soldan patırtı kütürtüler de başlamıştı. Çünkü, köşebaşlarına nöbetçi olarak dikilen komünist talebeler sövmeye ve taş atmaya başlamışlardı. Bu grup diğer grupla birleşmek için Sabancı Yurdu’nun önü kararlaştırılırken bir kaç kişi de yan sokaktaki tren hattını takip ederek diğer gruptakilere ulaşıp onlara buluşma noktasını haber vermeye gittiler.

Yarım saat içinde Sabancı Yurdu’nun önü savaş meydanına döndü. İki Ülkücü grup yurdun önünde buluşmuş ve öncelikle sayı olarak çok büyük bir kalabalık oluşturan Endüstri Meslek Lisesi’nin öğrencilerini okula sokma denemesi yapılıyordu. Okulun kapısında ne bir polis ne de bir bekçi vardı. Hacı’nın dün söylediği sözler aklına geldi. Hacı nerede acaba diye düşünürken Motor Meslek ve Endüstri Meslek Lisesi’nin komünistleri korkunç bir saldırıya geçtiler. Taşlar savruluyor kimin kime vurduğu belli olmayan bir kör döğüşü başlamıştı bile...

Yurdun önündeki grubun bir kısmı o tarafa gidince geriye bir avuç Erkek Lisesi talebesi kalmış onlar da okulun yola açılan çıkış kapısından fırlayan bir sürü komünistin üstüne yürüyerek hamle yaptılar.

Ali cebine doldurduğu taşları savuruyor arkadaşları ile okuldan çıkan komünistlerin üstüne üstüne gidiyordu. Bu sırada bir polis sireni ötmeye başladı. Ali yolun kenarına çekilip ne oluyor diye etrafına bakınırken Eskiistasyon Polis Karakolu’nun nuh nebiden kalma jipinin arkalarından geldiğini gördü. Jip onların yanından geçip tam okulun kapısına gelince geniş caddede tam bir dönüş yaparak durdu ve jipten inen iki polis memuru arabadan çıkardıkları kazma sapları ile Ülkücülerin üzerine saldırdılar. Gruptan

-Bizi okula sokmuyorlar bizi taşlıyorlar, bak memur bey hala taş atıyorlar, avazelerini polisler duymuyorlardı bile ...

Peşlerine komünistlerin de takıldığı iki polis ellerinde sanki tırpan sallar gibi savurdukları kazma saplarıyla Ülkücülere giriştiler. Yavaş yavaş geri çekilip geri yurdun önüne geldiler. Sabahleyin burada beş yüz kişi kadardılar. Şimdi ise sayıları elli kişi bile değildi. Derken ortalığı birden silah sesleri kapladı. Etrafa bile bakmadan yere attı herkes kendini.

Ali olaylara hakim olamayan polislerin havaya ateş açtıklarını sanarak yere bile yatmadı. Nereden açıldığı kimlerin açtığı bu ateşler devam ederken Erkek Lisesi okul başkanı Hüseyin’in

-Erkek Liseliler bu tarafa !!! uyarısyla o da yolun diğer yanında bulunan tütün depolarına doğru gitti. Koca bir okaliptüs ağacının altında toplanan Erkek Liseliler on beş kişi kadar ancak vardılar. Hüseyin devamla

-Şimdi bütün Adana emniyeti buraya dolacak sakın ola ki, yakalanmayın. Okula girme teşebbüsümüz başarısızlıkla sonuçlandı hiç olmazsa bir de polise yakalanıp zayiat vermeyelim. Şimdi rahatça durum değerlendirmesi yapmak için herkes Ocağa gitsin, orada buluşalım, dedi.


Erkek Lisesi öğrencileri dağılıyordu. Gerçekten de iki saatten fazla bir süredir devam eden meydan savaşından farksız olaylar sırasında gelmeyen polis şimdi olay bastırmaya geliyordu. Ali oradan ayrılırken gerilerde koşarak gelen biri,

-Bizden biri vuruldu!!! diye bağırınca tekrar yurda doğru koşmaya başladı. Koşarken içi eziliyordu. Çünkü, ruhunu tuhaf bir duygu kaplamış kendini aynı “bizden biri vuruldu” dediklerinde aynı rahmetli Eyüp Gökçen’in vurulduğunda yanına doğru koştuğu günki gibi hissediyordu. Kim vuruldu acaba???

Ali, yurdun önüne geldiğinde ağzı burnu kan içinde olan bir kaç arkadaşını gördü. Nerede demeye kalmadan yerde göllenmiş kanları gördü.

-Kim vuruldu???

Kimse cevap vermiyordu.
-Polisler ve bir kaç arkadaş az önce alıp gittiler.

Çevre tamamen polis kordonu altına alınmıştı. Uzaklarda hala komünistlerin slogan sesleri geliyordu. Ali gözünden akan yaşları silerek oradan uzaklaşmaya çalıştı. Polisler onu kordonu aşarken durdurduğunda

-Abi, burada ne olmuş, diyerek safça soru sorması üzerine

-Defol..! diyen bir polisin tekmesini yiyerek kordonu aştı.

Ülkü Ocaklarına vardığında çaycı Mustafa’dan başka kimseyi bulamadı. O da herkesin kan vermek için hastahaneye gittiğini söylemişti.

-Mustafa abi, vurulan kim ?

-Valla tam bilmiyorum ama Hacı Osman diyorlar

-Hacı mı ??? Yoksa Denizli mahallesindeki Hacı mı?

-Tamam o olabilir çünkü, Metin Ersoy burda ağlıyordu.

Ali kısa süre önce açılan Ülkü Ocakları Yenidöşeme Mahallesi Dedekorkut Kitap Lokali başkanı olan Metin Ersoy’u tanıyordu. Hemen oracığa çöküverdi içinde “inşaallah bir şey olmaz” diyordu. Çünkü, Eyüp Gökçen rahmetli olduğunda da aynı şeyler olmuştu. Ona da kan vermek için Numune Hastahanesi’ne koşmuştu.
İki Yıl Sonra
1979 senesinin sonlarında Adana’da olaylar artık önü alınamayacak kadar büyümüştü. Anarşi adeta bir yangın olmuş bütün şehri kanla yakıyordu. Her Allah’ın günü bir Ülkücü saldırıya uğruyordu. Analar gözleri yaşlı, babalar endişeli bir halde akşamın olmasını bekliyorlardı. Sanki olaylar gece bitecekmiş gibi...

O kadar ki, Adana iki yıl içinde adeta komünistlerin mezbahası haline gelmişti. Önce okullarda başlayan kızıl terör hemen mahallelere sıçramış ardından “kurtarılmış bölge”lerin sınırları çizilmiş ve nihayet fabrikalarda Ülkücü işçiler kıyıma uğramışlardı.

Koca Adana’da Ülkücülerin gidebileceği sadece bir mahalle kalmıştı. O da şehrin tam merkezindeki Tepebağ mahallesiydi. Hemen hergün polis ve asker bu mahalleyi basıyor, girdikleri evleri arama bahanesiyle halaç pamuğundan farksız bir şekilde darma dağın ediyorlardı. Şehrin diğer kesimlerinde, bir kaç sokak veya bir caddenin üzerindeki küçük bir bölüm haricinde direniş noktaları da kalmamıştı. Buralar gerçek savaşları aratmayan silahlı çatışmalara sahne oluyordu. Önce polisler gelip buraları basıyor, gözlerine kestirdikleri gençleri çeşitli bahanelerle toplayıp karakollara götürüyorlar ardından daha polis ve asker oradan ayrılır ayrılmaz komünist militanlar gruplar halinde oraya geliyorlardı. Böylece işgalcilerle direnişcilerin mücadelesi başlıyordu. O kadar ki, kimi yerlerde artık kadınlar av tüfekleri ile genç kızlar taşlarla bunlara karşı koyuyorlardı. Adana can pazarına dönmüştü. Dedekorkut Kitap Lokali de işte bu az sayıdaki direniş noktalarından birindeydi.

Ali, tamamen komünistlerin kontrolünde olan bir mahallede oturduğu için evine gidemiyordu. Bu sebeple Yenidöşeme mahallesinde kalmaya başladı. Tanıdığı 3-5 arkadaşı ona sahip çıkmış yanlarında kalmasına müsaade etmişlerdi. Ali bu mahallede Mustafa isminde biri ile arkadaş olmuştu. Askerden yeni gelmiş olan Mustafa samimi, dürüst, kendi halinde biriydi. Çoğunlukla birlikte gezerlerdi. Ali, annesiyle buluşmak için çarşıya gittiği zamanlar Mustafa’yı da yanında götürürdü. Bu buluşmalar Tepebağ mahallesinde olurdu.

Bir defasında Ali yine annesiyle buluşacaktı. O gün Mustafa ile birlikte Tepebağ mahallesine gittiler. Ali’nin annesi Ötüken adı verilen bir bekar evinde onları bekleyecekti. İki arkadaş Cemal Gürsel Caddesi’ndeki eve vardıklarında Ali’nin annesinin geleli epey olduğunu anladılar. Çünkü, kadıncağızı tülbentini başına dolamış, eteklerini toplamış vaziyette bütün evi tepeden tırnağa temizlerken buldular. Ali gözü yaşlı annesiyle kucaklaşırken Mustafa da dişlerini sıkmış kadere lanetler yağdırıyordu. Az sonra hasret giderme faslı bitince Ali ve Mustafa kadıncağıza yardım etmeye başladılar. Yarım saat sonra temizlik işi bitmiş evin içinden bir sürü pislik toplanmıştı. Ali’nin annesi,

-Çocuklar ellerinizi yıkayın hemen buraya gelin,

diye çağırınca çöpleri dışarı atmayı daha sonraya bırakıp annenin hazırladığı masaya oturdular. Ali’nin annesi gelirken evde yaptığı yemekleri sefertaslarına doldurup getirmişti. İki arkadaş iştahla bu lezzetli yemekleri yediler. Ardından demlenen çaylar içildi. Bu arada anne onlarla sohbet ediyordu. Bir müddet sonra ikisini de öperek vedalaşıp evine gitti. Giderken, kapının arkasında duran çöpleri göstererek,

-Bunları mutlaka dışarı koyun. İçinde küflü ekmekler ve yemek artıkları var sonra bütün ev kokar, hatta fare dahil bütün haşerat eve dolar,

diye tembihlemişti. İki arkadaş sigaralarını tüttürdükten sonra çöpleri dışarı taşımaya başladılar. Kapının yan tarafında bir sürü bez parçaları yığılıydı. Mustafa çöplerle beraber bunları da atmaya başlamış bir taraftan da “-Yahu bunlar rutubetten küflenmiş amma da pis kokuyorlar...” diye söyleniyordu.

Ali bir ara pankart olduğunu anladığı bu bezlerden birini bakmak için öylesine alıp açtı. Bir kenarı rutubetten ıslak rengini kaybetmiş koca bezde bir resim vardı galiba. Bu sırada Ali’yi gören Mustafa,

-Pis şeyleri elleme, sonra hasta olursun

diyerek beze bir tekme savurdu ama ayağı bir başka beze takıldığı için az kaldı düşecekti. O tiksinerek ayağını bezlerden kurtarmak isterken Ali’nin ucunu açtığı pankartın o köşesinde DEMİR yazısı okunuyordu. Mustafa,

-Bak burda benim soyadım yazılı dedi gülerek...

-Açıp bakalım yaa.. İçinde bir resim var sanırım, dedi Ali.

-Tamam ama baksana çok pis bu.

Mustafa bunu söylerken ayağının ucuyla bezin isim yazan kenarını açmaya çalışıyordu. Biraz uğraşınca bir birine yapışmış katlar açıldı. OSMAN DEMİR.... HACI OSMAN DEMİR... yazısı tamaen ortaya çıkmıştı.

Mustafa bu ismi okuyunca donup kaldı. Hareket etmediği gibi bir tek kelime de konuşmuyordu. Ali,

-Aaaa, bu herhalde bizim şehit Hacı Osman Demir’in resmi...

derken Mustafa da yavaşca yere çömeldi. Adeta incitmekten korkar gibi bez pankartı açmaya başladı. Evet, bu şehit Hacı Osman Demir’in resmiydi.

Mustafa birden az önce tekme savurmaya kalktığı küflü pankart bezini iki eliyle kucaklayarak yüzüne gözüne sürmeye sesli sesli ağlamaya başlamıştı. Bir taraftan da

-Bu benim gardaşım, bu benim gardaşım... diyordu.

Ali, Mustafa’nın bu davranışına bir mana verememişti. Ama şehadetinden bir gün önce beraber olduğu Hacı Osman ile bu şekilde tekrar karşılaşmak onu da etkilemişti.

Mustafa sakinleştikten sonra sanki kutsal bir emaneti tutuyor gibi dudakları kıpır kıpır dualı bir vaziyette pankartı düzeltip dürmeye başladı. Ali de ona yardım ediyordu.

İki arkadaş Denizli mahallesine doğru giderlerken Mustafa yolda Ali’ye Hacı Osman’ın kardeşi olduğunu ve onun kendisi askerdeyken şehit edildiğini anlatıyordu. O gece iki arkadaş her şeyi göze alıp Mustafa’nın evine gittiler. Mustafa, Ali’yi Yaşar dayı ve Sultan teyze ile tanıştırdı. O günden sonra da Ali, o evin bir çocuğu sayıldı.

Şehadenin 36. yılında aziz hatırası önünde minnet ve saygıyla eğiliyoruz...
Öz menem! ...
Öz menem! ...
Onlar kabuk...öz menem! ..
Sen yelde savrulan kül..
Yüreklerde köz menem! ..
Ülkü uğruna şehid
Men Süleyman Özmen' em! ..
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğrencisi Süleyman Özmen 22 yaşındaydı...Ülkücülük mücadelesine lise yıllarında katılmıştı...
Yüksek Öğretmen Okulunda komünist militanlar tarafından şehit edilmiştir...



Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğrencisi Süleyman Özmen , Yüksek Öğretmen Okulunda komünist militanlar tarafından sıkıştırılarak, 72 saat mahsur bırakılan ülkücü arkadaşlarına yardım edebilmek için ülküdaşlarıyla birlikte Yüksek Öğretmen Okulu'na gelir. Mahsur kalan arakdaşlarına ekmek götürmek ister. Sabaha karşı meydana gelen büyük çatışmada kızıl silahlar kan kusar. Kurşunlar Süleyman Özmen'e isabet edecek, kaldırıldığı Numune Hastanesinde beş gün süren yaşam mücadelesinde, omuriliğine saplanan kurşunun yaptığı hasar neticesinde şehadet mertebesine ulaşacaktır..
SON YOLCULUĞU
Ankara'da yapılan cenaze törenine genç şehide yakışır bir asalet ve sadelik içerisinde cereyan etti. Ne "mızıka", ne de "top arabası" vardı. Ama taputunu omuzlayan, peşinde hıçkırığını yüreğine hapsetmiş yürüyen nice inanmış dava adamları mevcuttu. Bunlar bıyıkları yeni terlemiş genç fidanlardı, Süleymanlardı...
Bir kilometreyi geçen bir kortej halinde Hacı Bayram Camiine giden halk orada cenaze namazını kılmıştır. Aziz şehidimizin tabutu namazdan sonra bir otobüs komandonun refaketinde İstanbul'a gönderişmiştir.

Şehit Süleyman Özmen'in İstanbul'daki cenaze töreni...."Bir ölür, bin diriliriz."
25 Mart Salı akşamı 23:30 da İstanbul'a getirilen Süleyman Özmen'in tabutu T.M.T.F.unda hazırlanan yere konmuş, sabaha kadar komandolar başında nöbet tutmuşlar ve Yüksek İslam Enstitüler tarafından Kur'an-ı Kerim okunmuştur.
İstanbul Ülkü Ocakları Birliği tarafından bastırılan elli bin adet bildiri bütün İstanbul'da dağıtılmıştır. İstanbul Ülkü Ocakları Birliği tarafından düzenlenen cenaze merasimi saat 11:00 de tabutun T.M.T.F.'undan resmi üniformalı komandolar tarafından alınması ile başladı. Ellerinde (Bir ölür bin driliriz, Bozkurt Süleyman ölmezdi, Süleymanı Çin Köpekleri öldürdü, Süleymanı Moskof itleri öldürdü.) yazılı dövizler bulunan binlerce genç tabutu önce M.T.T.B. önüne getirmiş, aha sonra Nuruosmaniye'deki İstanbul Ülkü Ocakları Birliği binası önüne gelinmiştir. Konvoy Süleyman Özmen'in Sultanahmet'teki mahallesine gittikten sonra da Beyazıt Camiine gelinmiş hep beraber öğle namazını ve cenaze namazını kılan onbinleri aşan muazzam cemaat tekbir ve ilahi sesleriyle Eyüb'e tabutu götürmüşlerdir. Aziz şehidimiz Süleyman Özmen gözyaşları ve dualar arasında Eyüp Mezarlığı'ndaki ebedi istirahatgahına defnedilmiştir.
MEVLİDLER
Samsun ve Sakarya'da Genç Ülkücüler Teşkilatları, İstabul'da İstanbul Ülkü Ocakları Birliği ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Talebe Cemiyeti, müştereken aziz şehidimiz Süleyman Özmen'in ruhuna ithafen mevlidler okunmuştur.
YAYINLANAN BİLDİRİLER
ANKARA ÜLKÜ OCAKLARI BİRLİĞİ
Senin varlık davanın savaşçısı, öz evladın SÜLEYMAN ÖZMEN millet uğruna Allah yolunda şehit oldu.
SÜLEYMAN'ı Moskof uşakları vurdu,
SÜLEYMAN'ı Çin köpekleri vurdu,
SÜLEYMAN'ı Komünist itler vurdu,
SÜLEYMAN'ı Satılmış hainler vurdu,
SÜLEYMANI KİRALİK KATİLLER VURDU.
SÜLEYMAN şimdi bir bayraktır. SÜLEYMAN ölmedi. Türklüğün yaşaması için yaptığı kutsal savaş, daha hızlı, daha kuvvetli ve daha büyük devam edecek. SÜLEYMAN şimdi bir ruhtur. Türklük yolcularının kılavuzu, kahramanımız SÜLEYMAN ölmedi. SÜLEYMAN Türklük demek. Türklük ölür mü?
Ey tarihin büyük milleti,
Senin yaşaman için ölmeye hazır evlatların ölmeye hazır sıra dağlar gibi nöbet bekliyor. Uğrunda ölecek evladı olmayan milletin yaşamaya hakkı yoktur. Senin kara sevdalıların Türk-İslam medeniyetinin yolcuları öz evladların ölürse şehit, kalırsa gaziyiz dedi ve senin yaşaman için savaşa and içtiler.
YA HEP BİRLİKTE YOK OLACAĞIZ YAHUT TÜRKLÜK KIYAMETE KADAR YAŞAYACAK ASİL MİLLETİM.
ERGENEKON ASLANI SÜLEYMAN ÖLMEDİ. AKINCI SÜLEYMAN ÖLMEDİ. BOZKURT SÜLEYMAN ÖLMEDİ. KOMANDO SÜLEYMAN ÖLMEDİ. YİĞİT YÜREKLİ SÜLEYMAN ÖLMEDİ.
EY OLUP BİTENLERDEN HABERSİZ GENÇ! DÜŞÜN! SÜLEYMAN NEYİN SAVAŞÇISIYDI, SEN NEDEN BİR SÜLEYMAN DEĞİLSİN. EY KANDIRILMIŞ GENÇ SEN TÜRK DEĞİL MİSİN? SOYU BOZUKLARIN SAFINDA İŞİN NE? SENİ BİR ERMENİ NASIL YÖNETİR? SENİ BİR BARZANİCİ NASIL KULLANIR?
SEN TÜRK DEĞİL MİSİN? SEN NASIL RUS'UN ÇİN'İN OYUNCAĞI OLURSUN? SÜLEYMAN KİMİN İÇİN ÖLDÜ? SEN TÜRK DEĞİL MİSİN?
ASİL MİLLETİM, SENİN ÖZ EVLATLARIN, BOZKURTLAR ATALARINA LAYIK OLACAK. KAHROLSUN TÜRKLÜK DÜŞMANLARI, KAHROLSUN KOMÜNİSTLER VE YERLİ UŞAKLARI.
YAŞASIN BÜYÜK TÜRK MİLLETİ, BİR ÖLÜR BİN DİRİLİRİZ.
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN.
Ankara Ülkü Ocakları
(Devlet Gazetesi, 30 Mart 1970, Sayı: 32)

İSTANBUL ÜLKÜ OCAKLARI BİRLİĞİ
Bütün bu kanlı oyunlar, senin şehit kanıyla sulanmış vatanını Moskoflara satmak için oynanmaktadır. Bu vatanı bölüp, üzerinde başka devletler kurmak maksadıyla tertiplenmektedir. Kurtuluş Savaşı'nda cepheden sıvışan asker kaçaklarının veletleri, şehit çocuklarına bağımsızlık dersi vermeye yelteniyorlar. Tabii Moskof hesabına...
Büyük Milleitm,
Artık çok uyanık bulunmalısın. Komünistlere ve vatan bütünlüğünü bölmek emelinde olan bölgeci hainlere karşı birleşip, çelik bir yumruk gibi hazır olmalısın. Anayasa'nın sana tanıdığı haklara sahip çıkıp, bu hakları hainlere karşı korumalısın. Milli kuvvetlerin komünismi ezmesine yardım etmelisin. Sen de meydanlarda toplan. Sen de caddeleri doldur. Vazifesini yapamayan korkak ve aciz hükümeti vazife yapmaya mecbur et. Hakimleri vazife yapmaya davet et. Gaflet içindeki aydınları, idarecileri ve üniversite hocalarının uyandır. Kendi paranla beslediğin devlet radyosunu hizaya getir. Bütün basın üzerinde milli ağırlığını hissettir.
İstanbul Ülkü Ocakları Birliği
(Milli Hareket, Nisan 1970, Sayı: 45)

FOTOĞRAFLARLA SÜLEYMAN ÖZMEN

Süleyman Özmen... Ünisversite Yılları

Devlet Gazetesi'nin 30 Mart 1970 tarihli, 52. sayısının Şehit Süleyman Özmen'le ilgili kapağı

ŞİİRLERLE SÜLEYMAN ÖZMEN
Öz menem! ...
Öz menem! ...
Onlar kabuk...öz menem! ..
Sen yelde savrulan kül..
Yüreklerde köz menem! ..


Ülkü uğruna şehid
Men Süleyman Özmen' em! ..


Ne Kafkasya, ne Prut
Şu bin yıllık anayurt!
Kurşunlanan bir Bozkurt,
Çıkarılan göz menem! ..
Dinmez gönül sancımız,
Derinleşir acımız...
Alınmazsa öcümüz
Dövülecek diz menem! ...
Ok bir kez çıktı yaydan..
Geçtik düğünden, toydan..
Şimdi hep meydan meydan...
Söylenecek söz menem! ...
Bitsin bu kızıl oyun! ..
Açılsın bahtı ay' ın! ..
Altay' da kurultayın
Toplandığı güz menem! ...
Vur Bozkurt' um! ! . Vur tilkiye...
Vur.. kurtulsun Türkiye...
Sizi büyük ülküye
Götürecek iz, menem! ...
Ülkü uğrunda şehid
Men Süleyman Özmenem!
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu
Ruhu şad olsun...

Web Stats