"Taşıdığım bayrak; temsil ettiğim mukaddes Türk milliyetçiliği davası
uğrunda, komünist ve bölücü hainlerin kurşunlarıyla toprağa şehitler
ordusuna katılmış olan Ruhi Kılıçkıran'dan Gün Sazak'a kadar şehit evlat
ve kardeşlerimin ruhaniyetlerimin de su anda bizimle beraber olduklarını
biliyorum. Onlar da beni dinliyorlar. Onların tekzib etmeyecekleri
şekilde konuşmaya, yanlız hak bildiğimi söylemeye mecburum. Çünkü onlar,
o üçbinaltıyüz can, bu hak bildiğimiz yolda ``vatan-millet-din ve
devlet" uğrunda şehit oldular

ERDEM YEDİBELA - 9 OCAK 1980
-Kapıaltı'na bir ülkücü gelmiş, diyordu gardiyan. Ben cezaevi başkanı
olduğumdan her tarafa rahatlıkla girip çıkardım. Hemen kapıaltı'nın
yolunu tuttum. Yeni gelen tutuklular bir müddet orada tutulur sonra
koğuşlara verilirdi. Ama biz hapishanede güçlü olduğumuzdan, idare bu
kuralı bize işletemezdi. İçeri girdiğimde gözüm ona takıldı. Şair ne
diyordu "Şahin'sin belli, duruşun çekilmiş bir hançer kadar güzel".
Vakur ve asil duruşuyla,diğerlerinden hemen ayrılıyordu. Herhalde bu
diye düşündüm

AYTEKİN TAŞÇI - 14.01.1977
İstanbul Fatih semtinde bize komşu bir yurdumuz vardı Aydın Talebe
Yurdu... İstanbul Teknik Üniversitesi talebesi olan Aytekin iki bloktan
oluşan bu yurtta kalmakla birlikte zaman zaman, arada üç yüz metre
mesafe olan Erzurum Yurdunda bizimle de kalırdı... Savaş ortamı
yaşadığımız dönemin o ağır şartlarında Afiş ve bildiri gibi faaliyetleri
birlikte yürütüyorduk. O gün geceyarısı ikiyüz kişilik bir ekiple Afişe
çıkmıştık... Bu tip Afişleme çalışmalarında her an karşı guruplarla
temas mümkün olduğundan askeri bir düzen içerisinde icra olunurdu...
Öncüler, gözcüler ve artcılar şeklinde bir yapılanmayla intikal
yapılırken, bizler de grubun güvenliğini sağlayacak şekilde
yürüyorduk... Bir kaç saat sonra Edirnekapı'ya geldiğimizde Mihrimah
Sultan Camii'nin gökkubbeyi delecek gibi yükselen ince, zarif
minaresinden yayılan “Allahu Ekber” sesleri gönüllerimizi bir hoş, bizi
de mest eylemişti. Sabah ezanı okunuyordu.
Hele Karagümrük stadının altında bulunan bir fırından yayılan taze ekmek
kokusu açlığımızı artırmış ve azalan tehlike ortamınıda fırsat bilerek
fırına yönelmiştik... Aytekin'in sırtında uzun bir parke vardı. Bir
yandan büyük bir iştahla taze ekmekleri yerken, ben;
-Biraz tereyağ olsa bu sıcak ekmeğin içine sürsek nasıl olur Aytekin?
dedim...
-Bırak be hoca bunu bulamayanda var, Bismillah dedinmi içinde hem
tereyağ olur, hem de bal olur...
Aytekin'in bu cevabı benim için yüce değerlerin gizli olduğu bir hayat
öğretisiydi. Yıllar sonra bu ders benim her sahada işime çok yarayacak,
zindan günlerimde bu mantık, gâh beni hücremden alıp muhteşem manzaralı
derin vadilerde coşkuyla akan soğuk pınarların başında abdest aldıracak,
gâh ayağıma vurulan ikiyüz kiloluk paslı pıranga, bir gül halkasına
dönüverecekti.
Yurdumuzun yüz metre ilerisinde birinin vurulduğu haberi dalga dalga
yayılmış herkes bir haber alabilmenin telaşına düşmüştü... Süratle
bölgeye intikal ettik...
Tarihler 14 Ocak 1977 'yi gösterdiğinde bir yıldız daha kaymış Aytekin
Taşcı şehit olmuştu...

YUNUS UZUN (18.01.1988)
18.1.1988 Adana’lı olup 28 yaşındaydı. CHP. Hükümeti zamanında, 1979
yılında, Pol-Der.’li polisler tarafından gözaltına alınıp akıl almaz
işkencelerle bir çok faili meçhul olayın suçlusu yapılmış ve cezaevine
kapatılmıştı. Senelerce mahkemelerde yargılanarak ve cezaevinden
cezaevine sürgün edilerek yaşadı. Son olarak sürgün edildiği Aydın Özel
Tip Kapalı Cezaevi’nde elektrik şehit düştü. Cenazesi, Adana’nın
Karaisalı ilçesine bağlı Kaşoba köyündeki mezarlığa defnedildi

Şehit AHMET KERSE, Gaziantep'in Oğuzeli ilçesine bağlı Hacar (Yeşildere)
köyündendi. Gaziantep Eğitim Enstitüsü’nde okuyordu. 1980 yılı Şubat
ayında, polisler tarafından Kilis’te yakalanarak gözaltına alınıp bir ay
süreyle işkence yapıldı. Çıkarıldığı 12 Eylül mahkemelerinde, bütün
şahitlerin, aleyhine ifade vermedikleri için tutuklandıkları bir
yargılamadan sonra, 8 Temmuz 1981 tarihinde idam cezasına mahkum edildi.
25 yaşındayken, tutuklu bulunduğu Gaziantep Cezaevi’nin infaz bahçesinde
31.01.1983 tarihinde sabaha karşı asılarak şehit edildi.
Ruhu şad olsun...
Halil Aydın - 5 MART 1980

(Tokat - Zile)
Zile Ticaret Lisesi öğrencisiyken şehit edilen Halil Aydın..
Tokat'ın Zile ilçesine bağlı Kireçli köyünde oturan Aydın ailesinin nice
dualar, nice adaklardan sonra bir oğlu olmuş ve bu yiğide Halil ismi
konmuştu.
O Allah'ım nazarlardan esirgesin diye etrafında dört dönen bir anası ve
7 de bacı vardı Halil'in. Tez gelişmişti, büyüdü, serpildi Halil...
İlkokul-Ortaokul derken Lise çağlarına erişmiş, Zile Ticaret Lisesi'ne
kayıt yaptırılmıştı.
Orta boylu kumral tenli bir delikanlı olan Halil, sessiz ve sakin
tabiatli bir köylü çocuğu idi. Köyde oturan ailesi ona Turhal Yolu
üzerindeki Çay Mahallesi'nde bir ev tutmuştu.
Orada kendi gibi Lise öğrencisi olan bir kaç köylüsü ile birlikte
kalıyordu. Bekar talebe evinde yani... Anadolu'ya geldikleri ilk günden
beri Türklere vatan olan Zile'de insanlarımız alevi-sünni ayrımı
yapmaksızın yüz yillardır bir arada ve kardesçe yaşıyorlardı ...
Derken son yıllarda kızıl bir el sinsice dolaşır olmuştu Zile'nin
bağrında. Kızıl ihanet bir taraftan alevileri kışkırtan kasıtlı
tırmalamalar yapıyor, diğer yandan sünnilere suni korkular yaşatıyordu.
Masum halk üstünde denedikleri Alevicilik kışkırtması pek netice verdi.
Zile'nin içinde aleviler çoğunluktaydı ama alevi Ülkücüler de vardı,
devamlı Ülkü Ocaklarına gelip giderlerdi...
Ülkenin her yerinde olduğu gibi Zile'de de kurtarılmış bölgeler kurup bu
defa alevilik adına eylemler yapmaya başladiıar.. İgd, Dev-Yol ve
Dev-Sol gibi kızıl franksiyonların büyük ağırlığı vardı Zile'de.
Aralarında ortak karar alıp bütün Ülkücüleri hedef aldılar. Korkunç
tahriklerle halkı düşmanlık derecesine getirdiler. Öyle ki, Zile'de
küçük bir olay olduğunda artık köylerdeki insanlar hemen akın akın
ilçeye gelmeye başlamışlardı.
İlçe merkezindeki bu kurtarılmış bölgelerden birinin böğründe bulunan
Zile Lisesi, Zile Ticaret Lisesi ile aynı binadadır. Sabahleyin
liselilerin ders gördükleri sınıfları öğleden sonra ticaretliler
doldurur. Halil de son sınıfında okumaktadır Ticaret Lisesi'nin...
5 Mart günü, öğle saatlerinde paydos zilinin çalması ile birlikte
okuldan çıkmaya başlayan liseliler evlerine dağılırken Halil de bir kaç
arkadaşı ile birlikte ağır ağır okula doğru gidiyordu.
Okulun önündeki cadde, okula gelenler ve okuldan çikanlar ile dolmuş her
zamanki gibi ana baba gününe dönmüştü. İste tam bu sırada, okulun 100
metre ötesindeki kurtarılmış bölgenin köşe başlarında beliren elleri
silahlı komünist militanlar acımasızca öğrencilerin üzerine ateş
açtılar.
Çoğu Ülkücü olan 200'den fazla öğrenci cadde üzerinde seyir
halindeydi... Masum gençlerin üstüne belki 20 ayrı yerden ateş açılmış
gibi her yerden kurşunlar yağıyordu. Kimsenin ummadığı bir zamanda ve
kitle katliamı yapmak için tertiplendiği belli olan bu eylem başlayınca
ateş edip karşılık veren bile olmadı. Çünkü, burası polisin çok olduğu
güya güvenlikli bir yerdi.
Bağırış ve çığlıklar içinde korkuyla sokaklara dağılan gençler çil
yavrusu gibi kaçışıyordu. Bu sırada Halil ve 4 arkadaşı kızıl kurşunlara
hedef olarak vuruldular. Bir süre sonra silah sesleri kesildi. Yerde
yaralı yatanlar ve şaşkınlıktan bir yana kaçamayanlardan başka kimse
yoktu ortalıkta.
Az sonra yakındaki karakolun polisleri olay yerine gelerek kaçamayanları
ve etrafa sığınmış öğrencileri toplamaya başladılar. Polis, onları
nezarethaneye doldurulmak üzere götürürken diğer yaralılar gibi Halil'i
de, oradaki bir arabaya atarak Zile Devlet Hastahanesi'ne kaldırdılar.
Orada hastahanenin müdahele için yeterli olmadığı söylenince Ankara'ya
götürülmek üzere tekrar araca bindirildi Halil... Ankara'ya
götürülüyordu. Ama bir saat sonra araç Amasya il sınırına vardığında
Halil de son nefesini verdi, oracıkta şehit oldu.
Ülkücü öğrencilerin üstüne ateş açanlar, Halil'i şehit edenler belliydi.
Kaçtıkları, saklandıkları yerler de belliydi. Polis, daha önce Mustafa
Taştangil'in şehit edildiği olaydaki gibi katilleri değil de
kurşunlananları toplayıp karakola doldurunca bu adaletsizlik karşısında
Zile halkının sabır kementleriyle bağlı itaat duyguları da zaptedilmez
oldu.
Zile'de artık kanlı olaylar başlıyordu. Bundan böyle herkes kendi
adaletini uygulayacaktı. O gün sıkıyönetim ilan edildi ve iki gün de
sokağa çıkma yasağı kondu.
Ertesi gün Halil Aydın, gözü yaşlı bir cemaatin kıldığı cenaze
namazından sonra Kireçli köyünde toprağa verildi...
Ruhu şad olsun....
Samsun cezaevine geldiğimizde on kişi olan ülkücüler hem zalim idareye,
hemde sistemin örtülü ayakları olan şer örgütlerinden yüz kişiye karşı
amansız bir savaş veriyorlardı. Bir'e on, böylece yurdun her tarafında
olduğu gibi burada da, ilay-ı kelimetullah davasının bir avuç neferi, on
katına karşı ayakta kalma mücadelesi veriyorlardı. Bizim İstanbul'dan
sağlam bir ekiple gelmemiz, düşmana korku, arkadaşlarımıza sevinç
getirmişti.
Dışarıda (Samsun) hergün üç-beş kişinin öldüğü dehşet bir vuruşma vardı.
Bizim güçlü bir kadroyla Samsun'a gelmemiz dışarıdaki mücadeleyi de
lehimize etkilemişti. Bu cezaevine geldiğimde 15-16 yaşlarında bir çocuk
dikkatimi çekmişti. Mecbur kalmadıkça konuşmaz, hep güleryüzle bizleri
dinlerdi. Duvarlara ismini yazardı Hüseyin Güven diye. Ama arkadaşları
sonuna bir “me” koyarlardı, o zaman Hüseyin Güvenme olurdu ve biz hep
beraber gülerdik. Hüseyin, karadeniz aksanının o tatlı, sevecen
uslubuyla arkadaşlarına kızar, benim baktığımı görüncede mahcup mahcup
tebessüm ederdi.
Yanakları al al, duruşu sert anadolunun bütün güzelliklerini kendi
karakterinde toplamış bu yiğit, zaman zaman yanıma gelir ülke meseleleri
üzerine sohbetler ederdi. Komünist unsurları ve eylemlerini irdeliyordu.
Bir keresinde:
-Hocam, bu komünist örgütlerin işlerini anlamak mümkün değil.
“Kapitalizme Ölüm” diyorlar ama hep sokakta ekmek peşinde koşan garip
insanları vuruyorlar. Bir tane patron’a yönelik eylemlerini görmedik.
Ümraniye’de beş işçiyi vurmalarını bir türlü anlayamıyorum. Patron
düşmanıyız derken işçileri ortadan kaldırıyorlar.
Hüseyin genç hattâ çocuk yaşına rağmen meseleleri kökünden oynatacak
tesbitler yapardı. Biz de hayranlık içerisinde onun yorumlarını
dinlerdik.
Böylece haftalar aylar geçti ve ben İstanbul Selimiye askeri cezaevine
nakil oldum. Ve gene o meş'um haber bana ulaşmıştı, Hüseyin şehit
olmuştu.
Hüseyin tahliye olduktan bir kaç gün sonra Samsun'da 11 mart 1980
tarihinde pusuya düşürülüyor ve şehadet makamına erişiyordu. Kendinden
sadece iki hafta sonra abisi Hasan Güven'de, Mart'ın 25 inde şehitler
zincirinin bir halkası olacaktı.
Onüç gün ara ile iki evladını şehit veren baba Dursunali Güven'de, bu
acıya daha fazla dayanamayarak, o da oğullarının ardından toprakla
kucaklaşıyordu.
Aslen Tokatlı iki ülkü devinin fotoğraflarına ve özgeçmişlerine kısa bir
süre önce ulaşmamızın ardından, aynı gün ve aynı yerde şehit
edilişlerinin 26. yılında, aziz ruhları önünde minnet ve saygıyla
eğiliyoruz.... Ruhları şad olsun...

AHMET AYBARS (12 MART 1980)
Tokat’ın "Niksar" kazasındandı. Ailece Niksar’ın Bengiler mahallesinde
oturuyordu. 18 yaşındaydı. Lise talebesiydi. Olay günü Niksar’da Ü.G.D.
( Ülkücü Gençlik Derneği) teşkilatı binası altında bulunan Ayvaz Spor
Kulübü’nde bulunduğu sırada gece saat 21.00 sularında kulübe baskın
düzenleyen komünist militanlar tarafından vurularak şehit edildi.
Cenazesi Niksar Şakşak mezarlığına defnedildi.
Ruhu şad olsun...

MURAT İŞGAL (12 MART 1980)
Tokatın Niksar kazasındandı. Ailece Niksar’ın kazancılar mahallesinde
oturuyordu. 18 yaşındaydı. Babasına ait bakkal dükkanında çalışıyordu.
Olay günü Keşfi Camii meydanında bulunan Ü.G.D. (Ülkücü Gençlik Derneği)
altındaki Niksar Ayvaz Spor kulübünde arkadaşlarıyla birlikte
oturdukları sırada gece saat 21.00 sıralarında spor kulübüne baskın
yapan iki kominist militan tarafından açılan yaylım ateşi neticesinde
Ahmet Aybars ile birlikte vurularak şehit oldu. Cenazesi Niksar Şakşak
mezarlığında defnedildi.
Ruhu şad olsun...
HACI OSMAN DEMİR - 18.03.1978
BU BENİM GARDAŞIM...
YIL 1978 …
CHP Hükumeti’nin kurulmasıyla birlikte bütün Türkiye’de olduğu gibi
Adana’da da sanki bir yerlerden düğmeye basılmış gibi ortalık bir anda
ateş ve kan deryasına dönmüştü. Devrimci gruplar başta yüksekokullarda
olmak üzere bütün liselerde planlı bir saldırıya geçerek okullardaki
Ülkücü öğrencileri dövmeye okullara sokmamaya başlamışlardı. Bir kaç
okuldaki cılız direniş de günler geçip olaylar cinayet boyutuna ulaşınca
çözülmüş, okullar tamamen Devrimcilerin kontrolüne girmeye başlamıştı.
Adana Ülkü Ocakları her yerden atılan Ülkücü öğrencilerin sığındığı, bu
kızıl afete karşı neler yapılabileceğinin tartışıldığı yerlerden
biriydi. İki ay gibi kısa bir sürede Adana’da -İmam Hatip gibi bir kaç
okul istisna- hiç bir okulda Ülkücü öğrenci kalmamıştı. Bunların bir
kısmını aileleri başka şehirlerdeki akrabalarının yanına göndererek
orada okutmaya çalışıyor, bir kısmı da –daha çok köylü çocukları-
ortalık düzelene kadar okumaya ara vermeyi tercih ediyorlardı.
Mart ayı başında özellikle Erkek Lisesi ve çevresindeki meslek
liselerinde okula devam edebilen tek bir Ülkücü öğrenci kalmamıştı. Ülkü
Ocakları sosyal bir kaosa dönüşen bu olayı gerek devlet ve gerekse
kamuoyu nezdinde protesto etmek için Adana genelinde okula gidemeyen
bütün öğrencilerin katılacağı bir yürüyüş düzenledi.
Kuruköprü Meydanı’nda toplanan yaklaşık iki bin kişilik bu grup o gün
ellerinde durumlarını anlattıkları birer dilekçe ile valiliğe doğru
yürüyüşe geçtiler. Fakat düzenli bir şekilde ilerleyen bu gruba ilk
saldırı Yenicami’yi geçer geçmez polisler tarafından yapıldı. Coplarla
saldıran polisler grubu dağıtmaya çalışıyorlardı. Kafalara coplar iniyor
ama grup bir türlü dağılmıyordu. Grubun liderliğini yapanlar polis
amirleri ile kanunsuz bir eylem içinde olmadıklarını tartışırlarken bu
hamleleri savuşturmayı başaran grubun büyük bir kısmı sloganlar atarak
Küçüksaat Meydanı’na ulaşmıştı.
Az sonra grup liderlerinden birisi herkesin duyabileceği bir şekilde
“topluca gitmemizi istemiyorlar, herkes Valiliğe kadar ikişer üçer kişi
yürüyecek şekilde dağılsın” anonsunu yapınca gruptakilerden büyük bir
kısmı Büyük Postahane’nin önünden Kızılay Caddesi’ne ve Özler Caddesi’ne
yönelirken bir kısmı da ara sokaklara doğru dağıldılar.
Vilayet Binası polis kordonu altına alınmış, hiç kimsenin giremeyeceği
bir şekilde korunuyordu. Az sonra yollarda polislerle mücadele ede ede
Vilayet Binası’na ulaşabilen 500 kadar Ülkücü, bu defa Valilik makamına
çıkmak için yeni bir mücadeleye giriştiler. Coplar patlıyor, bir
birlerine kenetlenmiş gençler slogan atarak direnmeye devam ediyorlardı.
Olaydan bir şekilde haberdar olarak Vilayet Binası önünde toplanan
gezeteciler devamlı fotograf çekerken Valiliğin kocaman demir kapısı da
kapatılmıştı. Vakit geçiyor, saatler ilerliyor, ortalık kararmaya
başlıyordu. Bir türlü çözülmeyen direniş karşısında şaşırıp kalan
Emniyet Müdürü, ister istemez araya girerken, bir taraftan da tehditler
savurmayı ihmal etmiyordu.
-“İçinizden bir kişiyi dilekçelerinizi vermek üzere seçin, bu kişi sizi
temsilen hem konuşsun hem de dilekçelerinizi versin. Bunu yapmazsanız
hepinizi gözaltına alacağız...”
Bu tartışma ve itip-kakışmaların uzaması bir yerde iyi olmuştu. Çünkü,
bir çok Ülkücü de başka yollardan Valiliğe ulaşmaya başlamıştı. Sayıları
hızla artıyordu. İçlerinde birinin demir kapıya kadar gitmesine müsaade
edildi. Kapıdaki 50 kadar polisin arasındaki kim olduğu bile
anlaşılmayan bir adam kaparcasına dilekçeleri alarak binanın içinde
kaybolunca grup tekrar slogan attı. Sesini valiye bir de böyle duyurma
yolunu deniyorlardı.
-“Cevap istiyoruz!!!” diyorlardı.
Bu arada Hergün Gazetesi’nin muhabiri Saffet, grup lideri pozisyonundaki
bir kaç kişiye
-“Biriniz çıkıp dilekçeyi burada okusun!!!” deyince işe bir de basın
açıklaması boyutu eklenmiş oldu.
Genç bir Ülkücü, Valilik Binası’nın önündeki merdivenlerden bir kaç
basamak yukarı çıkarak elindeki dilekçeyi okumaya başladı. Polisler
saldırıyor, gazeteciler bir o tarafa bir bu tarafa savruluyor,
gruptakiler ise bu Ülkücüyü korumak için polislerle mücadele
ediyorlardı.
Dilekçenin okunması biterken beraber Valilik Binası’nın kapısı açıldı ve
takım elbiseli bir adam öne doğru bir kaç adım ilerleyerek:
-“Okullarınıza gitmenizde hiç bir sakınca yoktur. Yarın herkes okuluna
gidecek ve hiç bir kimsenin okula sokulmaması gibi bir durum
olmayacaktır. Bir daha böyle uygunsuz eylemler yaparak devletin
güvenliğini ülkenin huzurunu bozmayın. Devlet her zaman güçlüdür!”, dedi
ve adeta uçarak geldiği kapıdan içeri kaçtı.
Ülkücüler, son olarak “can güvenliği isteriz”, “Okuma hakkımız
engellenemez” ve “Zam, zulüm, işkence, işte CHP” sloganlarını atarak,
dağıldılar.
Ali, Erkek Lisesi öğrencilerindendi. Okulda, kızıl tedhişin ilk
hedeflerinden biri olmuş, okuldaki bir avuç Ülkücünün Mart ayına kadar
süren ölümüne direnişine katılmıştı. Kafasının almadığı olaylar o kadar
hızla gelişiyordu ki, küçük bedeni ile kıyaslanamayacak bu işlerin
içinde nasıl olup da yer aldığına kendisi de şaşıyordu.
Yılbaşına kadar okulda küçücük bir devrimci grup ve Ülkücüyüm diyen bir
çok insan varken Şubat ayı başında okul idaresinin değişip bir sürü genç
öğretmenin göreve başlaması ile 15 Mart’ta okulun neredeyse tamamına
yakını sol yumrukları havada derslere girmeyi reddedip okul bahçesinde
İnternasyonal Marşı’ nı söylemesi, devrim yemini etmesi akıl alacak gibi
bir şey miydi? Haftada bir kaç kere seminerlere katılmak için Ülkü
Ocakları’na gittiklerinde salona sığmayan Ülkücü öğrenciler neredeydi
peki? Erkek Lisesi anlaşılmayan bir yerdi vesselam...
O gün sınıfa girdiğinde bütün öğrencilerin üzerine saldırmasını
anlayabiliyordu. Çünkü, fen bölümüne seçildikten sonra sınıfta kendinden
başka Ülkücü olmadığını görmüştü. Bir kısmı eski arkadaşı olan gençler
devrimcilik modasına uyarak sosyalist takılıyorlardı. Ama bütün sınıf
nasıl olduysa o gün “vurun faşiste!!!” diyerek üstüne atılmıştı. O da
belindeki palaskayı çekerek mümkün olduğunca kendini savunmuştu. Bu işin
tılsımı neredeydi... O gün nasıl olmuş da bütün sınıf kendisine “vurun
faşiste” diyecek kadar ajite edilmişti. Bir kaç gün sonra okulun Yüksek
Disiplin Kurulu toplanmış, elli kadar öğretmenin çevrelediği salonun
ortasına konan arkalıksız bir taburede savunması alınırken kimseden
korkmedan çekinmeden
-Ben Ülkücüyüm, unutmayın koca ormanı yakan bir kıvılcımdır, derken
disiplin kurulu üyeleri arasında oturan Ülkücü olduklarını bildiği bir
kaç öğretmenin onu sanki ilk defa o gün orda görüyor gibi “Allah allaaa”
der gibi hayret dolu bakışlarla süzmelerini anlayamıyordu. Aynı gün eve
bir mektup yollamış ve Ali’nin velisi olan annesi oğlunun tastiknamesini
alması için okula çağrılmıştı.
Bir ay önce spor öğretmeniyken nasıl olduysa bir gecede okul müdürü
yapılan biri Ali’nin annesini tehdit ederken bir taraftan da ona
acıyormuş numarası yaparak eline tastiknameyi tutuşturmak istiyordu.
-Bu çocuğun kanı bozuk..! Kıvılcım olup Ülkü ateşi yakacakmış... Bizi
tehdit ediyor. Bak hanım, ben onu çok severim. Burda kalırsa bir kör
kurşuna gidecek sonra söylemedi deme...
Ali’nin annesi bu lafların bir başını bir de sonunu anlayabilmişti.
-Benim oğlumun kanı da sütü de bozuk değil, esas kanı ve sütü bozuk
olanlar komünistlerdir, sizlersiniz. Oğlum burda kör bir kurşuna
gidecekse başka okul mu yok... Sizin gibi itlere yavrumu yedirtmem....
diyerek tastiknameyi elinden çektiği gibi alıp, okuldan çıkmıştı.
Kuruköprü’deki Ülkü Ocakları yüzlerce öğrenci ile doluydu. Derneğe ait
iki kata da sığmayan gençler aşağıda öbek öbek toplanmışlar, yukarıdaki
toplantıda alınacak kararları bekliyorlardı. Valilikten “Yarın herkes
okuluna gidecek” denilmişti ya...O zaman her okulun öğrencilerini bir
takım uyarılarla okula göndermek gerekiyordu. Ocak yöneticileri de
öğrencileri bu uyarıları yapmak için toplamıştı. Ali bir elinde valiliğe
veremediği dilekçesi diğerinde okuldan atıltığına dair tastikname ile
mahzun bir halde Ülkü Ocakları nın önünde beklerken yanında ilk defa
karşılaştığı arkadaşı ile konuşmaya başladı.
Düzgün kesilmiş, taralı saçlı, sırtında üstten iki düğmesi açık beyaz
bir gömlek bulunan hafifçe asık bir surat ile karşılaştı.
- Hiç... dedi kısaca sonra sanki konuşmak mecburiyetindeymiş gibi bir
duyguya kapılarak devam etti. “Bu şerefsizler ne yapmak istiyorlar
anlamıyorum bir türlü...”
-Neden bahsediyorsun?
-Ya gardaşım az önce sen de Vilayet’te değil miydin?
-Evet oradaydım...
-Bunlar bizi kırdırmak istiyorlar
-Evet bu çok doğru, yarın okula gidilecek diyenler okullarda ne tedbir
alacaklar... bilemiyorum
-Şimdi Ocağa gidip ne yapılacağını öğreneceğim. Gerçi beni okuldan
attılar ama farketmez...
-Senin adın ne?
-Ali...
-Ya senin
-Hacı, herkes öyle der
-Nerde okuyorsun?
-Ben de okumuyorum, berber kalfasıyım
.........................
Bu iki genç Ülkü Ocakları’nın önünde bekleşirlerken tanışmışlardı. Ali,
az sonra Ocak tarafından “yarın kesinlikle okullara gidileceği”
kararının alındığını öğrenmişti. Hacı ile birlikte Kuruköprü Meydanı’nın
ortasındaki yuvarlak çiçek tarhına oturdular. Yarım saat kadar sonra
Ocak yöneticilerinden birisi aşağı inerek herkesi başına topladı.
-Yarın erkek lisesi ve meslek liseleri burada tek bir grup olup
okullarına gidecekler... Herkes hazırlıklı olsun Valilik de özel
polisiye tedbir alacak... Aynı şekilde okuldan çıkınca da toplu olarak
buraya gelinecek... Şimdi dağılmadan önce burada gruplar halinde bir kaç
slogan atın ve evlerinize gidin...
Az sonra 150-200 kadar genç sağ yumrukları havada “Ülkücü Hareket
Engellenemez”, “Başbuğ Türkeş” sloganları atarken Ali ile Hacı da bas
bas bağırıyorlardı. Gruplar dağılırken Ali arkadaşına nereye gideceğini
sordu:
-Evimiz Denizli mahallesinde ama ben şimdi Meydan mahallesindeki ablama
giderim. Sabahleyin de burada olurum, inşaallah, dedi.
-Ben yukarıdaki bizim okulun talebelerini bekleyip onlarla görüştükten
sonra Erkek Talebe Yurdu’na gideceğim. İnşaallah yarın görüşürüz.
-İnşaallah gardaşım
-Ya hacı sen Meydan mahallesine gideceğim diyorsun, oralar kızıl
komünist yatağıdır dikkatli ol, başına bir iş gelmesin
-Yok gardaşım Allah’ın izniyle bana bir şey olmaz, derken elini ileri
doğru uzatıp Ali’nin o vakte kadar dikkatini çekmeyen katlanmış bir kese
kağıdını gösterdi. Ali, ondan tabanca olduğunu o zaman anladı. Allah
rastgetirsin gardaşım diyerek vedalaştılar.
Sabahleyin saat epey ilerlediği halde o okullarda olduğu düşünülen
Ülkücülerin belki yarısı bile Ocağın önüne gelmemişti. Bir kısım
arkadaşlara
-Burası ters düşüyor... O taraftan gelenler Güney Sanayi’nin orda
bekleyecekler. Biz gidince o grupla birleşeceğiz diyerek morali
yükseltmeye çalıştı.
300 kadar öğrenci İstiklal Caddesi’nden liselerin olduğu bölgeye doğru
yürüyüşe geçytiğinde tedbir olarak bir kaç silahlı kişi önden gidiyordu.
Kemal Matbaası’na gelindiğinde sağdan soldan patırtı kütürtüler de
başlamıştı. Çünkü, köşebaşlarına nöbetçi olarak dikilen komünist
talebeler sövmeye ve taş atmaya başlamışlardı. Bu grup diğer grupla
birleşmek için Sabancı Yurdu’nun önü kararlaştırılırken bir kaç kişi de
yan sokaktaki tren hattını takip ederek diğer gruptakilere ulaşıp onlara
buluşma noktasını haber vermeye gittiler.
Yarım saat içinde Sabancı Yurdu’nun önü savaş meydanına döndü. İki
Ülkücü grup yurdun önünde buluşmuş ve öncelikle sayı olarak çok büyük
bir kalabalık oluşturan Endüstri Meslek Lisesi’nin öğrencilerini okula
sokma denemesi yapılıyordu. Okulun kapısında ne bir polis ne de bir
bekçi vardı. Hacı’nın dün söylediği sözler aklına geldi. Hacı nerede
acaba diye düşünürken Motor Meslek ve Endüstri Meslek Lisesi’nin
komünistleri korkunç bir saldırıya geçtiler. Taşlar savruluyor kimin
kime vurduğu belli olmayan bir kör döğüşü başlamıştı bile...
Yurdun önündeki grubun bir kısmı o tarafa gidince geriye bir avuç Erkek
Lisesi talebesi kalmış onlar da okulun yola açılan çıkış kapısından
fırlayan bir sürü komünistin üstüne yürüyerek hamle yaptılar.
Ali cebine doldurduğu taşları savuruyor arkadaşları ile okuldan çıkan
komünistlerin üstüne üstüne gidiyordu. Bu sırada bir polis sireni ötmeye
başladı. Ali yolun kenarına çekilip ne oluyor diye etrafına bakınırken
Eskiistasyon Polis Karakolu’nun nuh nebiden kalma jipinin arkalarından
geldiğini gördü. Jip onların yanından geçip tam okulun kapısına gelince
geniş caddede tam bir dönüş yaparak durdu ve jipten inen iki polis
memuru arabadan çıkardıkları kazma sapları ile Ülkücülerin üzerine
saldırdılar. Gruptan
-Bizi okula sokmuyorlar bizi taşlıyorlar, bak memur bey hala taş
atıyorlar, avazelerini polisler duymuyorlardı bile ...
Peşlerine komünistlerin de takıldığı iki polis ellerinde sanki tırpan
sallar gibi savurdukları kazma saplarıyla Ülkücülere giriştiler. Yavaş
yavaş geri çekilip geri yurdun önüne geldiler. Sabahleyin burada beş yüz
kişi kadardılar. Şimdi ise sayıları elli kişi bile değildi. Derken
ortalığı birden silah sesleri kapladı. Etrafa bile bakmadan yere attı
herkes kendini.
Ali olaylara hakim olamayan polislerin havaya ateş açtıklarını sanarak
yere bile yatmadı. Nereden açıldığı kimlerin açtığı bu ateşler devam
ederken Erkek Lisesi okul başkanı Hüseyin’in
-Erkek Liseliler bu tarafa !!! uyarısyla o da yolun diğer yanında
bulunan tütün depolarına doğru gitti. Koca bir okaliptüs ağacının
altında toplanan Erkek Liseliler on beş kişi kadar ancak vardılar.
Hüseyin devamla
-Şimdi bütün Adana emniyeti buraya dolacak sakın ola ki, yakalanmayın.
Okula girme teşebbüsümüz başarısızlıkla sonuçlandı hiç olmazsa bir de
polise yakalanıp zayiat vermeyelim. Şimdi rahatça durum değerlendirmesi
yapmak için herkes Ocağa gitsin, orada buluşalım, dedi.
Erkek Lisesi öğrencileri dağılıyordu. Gerçekten de iki saatten fazla bir
süredir devam eden meydan savaşından farksız olaylar sırasında gelmeyen
polis şimdi olay bastırmaya geliyordu. Ali oradan ayrılırken gerilerde
koşarak gelen biri,
-Bizden biri vuruldu!!! diye bağırınca tekrar yurda doğru koşmaya
başladı. Koşarken içi eziliyordu. Çünkü, ruhunu tuhaf bir duygu kaplamış
kendini aynı “bizden biri vuruldu” dediklerinde aynı rahmetli Eyüp
Gökçen’in vurulduğunda yanına doğru koştuğu günki gibi hissediyordu. Kim
vuruldu acaba???
Ali, yurdun önüne geldiğinde ağzı burnu kan içinde olan bir kaç
arkadaşını gördü. Nerede demeye kalmadan yerde göllenmiş kanları gördü.
-Kim vuruldu???
Kimse cevap vermiyordu.
-Polisler ve bir kaç arkadaş az önce alıp gittiler.
Çevre tamamen polis kordonu altına alınmıştı. Uzaklarda hala
komünistlerin slogan sesleri geliyordu. Ali gözünden akan yaşları
silerek oradan uzaklaşmaya çalıştı. Polisler onu kordonu aşarken
durdurduğunda
-Abi, burada ne olmuş, diyerek safça soru sorması üzerine
-Defol..! diyen bir polisin tekmesini yiyerek kordonu aştı.
Ülkü Ocaklarına vardığında çaycı Mustafa’dan başka kimseyi bulamadı. O
da herkesin kan vermek için hastahaneye gittiğini söylemişti.
-Mustafa abi, vurulan kim ?
-Valla tam bilmiyorum ama Hacı Osman diyorlar
-Hacı mı ??? Yoksa Denizli mahallesindeki Hacı mı?
-Tamam o olabilir çünkü, Metin Ersoy burda ağlıyordu.
Ali kısa süre önce açılan Ülkü Ocakları Yenidöşeme Mahallesi Dedekorkut
Kitap Lokali başkanı olan Metin Ersoy’u tanıyordu. Hemen oracığa
çöküverdi içinde “inşaallah bir şey olmaz” diyordu. Çünkü, Eyüp Gökçen
rahmetli olduğunda da aynı şeyler olmuştu. Ona da kan vermek için Numune
Hastahanesi’ne koşmuştu.
İki Yıl Sonra
1979 senesinin sonlarında Adana’da olaylar artık önü alınamayacak kadar
büyümüştü. Anarşi adeta bir yangın olmuş bütün şehri kanla yakıyordu.
Her Allah’ın günü bir Ülkücü saldırıya uğruyordu. Analar gözleri yaşlı,
babalar endişeli bir halde akşamın olmasını bekliyorlardı. Sanki olaylar
gece bitecekmiş gibi...
O kadar ki, Adana iki yıl içinde adeta komünistlerin mezbahası haline
gelmişti. Önce okullarda başlayan kızıl terör hemen mahallelere sıçramış
ardından “kurtarılmış bölge”lerin sınırları çizilmiş ve nihayet
fabrikalarda Ülkücü işçiler kıyıma uğramışlardı.
Koca Adana’da Ülkücülerin gidebileceği sadece bir mahalle kalmıştı. O da
şehrin tam merkezindeki Tepebağ mahallesiydi. Hemen hergün polis ve
asker bu mahalleyi basıyor, girdikleri evleri arama bahanesiyle halaç
pamuğundan farksız bir şekilde darma dağın ediyorlardı. Şehrin diğer
kesimlerinde, bir kaç sokak veya bir caddenin üzerindeki küçük bir bölüm
haricinde direniş noktaları da kalmamıştı. Buralar gerçek savaşları
aratmayan silahlı çatışmalara sahne oluyordu. Önce polisler gelip
buraları basıyor, gözlerine kestirdikleri gençleri çeşitli bahanelerle
toplayıp karakollara götürüyorlar ardından daha polis ve asker oradan
ayrılır ayrılmaz komünist militanlar gruplar halinde oraya geliyorlardı.
Böylece işgalcilerle direnişcilerin mücadelesi başlıyordu. O kadar ki,
kimi yerlerde artık kadınlar av tüfekleri ile genç kızlar taşlarla
bunlara karşı koyuyorlardı. Adana can pazarına dönmüştü. Dedekorkut
Kitap Lokali de işte bu az sayıdaki direniş noktalarından birindeydi.
Ali, tamamen komünistlerin kontrolünde olan bir mahallede oturduğu için
evine gidemiyordu. Bu sebeple Yenidöşeme mahallesinde kalmaya başladı.
Tanıdığı 3-5 arkadaşı ona sahip çıkmış yanlarında kalmasına müsaade
etmişlerdi. Ali bu mahallede Mustafa isminde biri ile arkadaş olmuştu.
Askerden yeni gelmiş olan Mustafa samimi, dürüst, kendi halinde biriydi.
Çoğunlukla birlikte gezerlerdi. Ali, annesiyle buluşmak için çarşıya
gittiği zamanlar Mustafa’yı da yanında götürürdü. Bu buluşmalar Tepebağ
mahallesinde olurdu.
Bir defasında Ali yine annesiyle buluşacaktı. O gün Mustafa ile birlikte
Tepebağ mahallesine gittiler. Ali’nin annesi Ötüken adı verilen bir
bekar evinde onları bekleyecekti. İki arkadaş Cemal Gürsel Caddesi’ndeki
eve vardıklarında Ali’nin annesinin geleli epey olduğunu anladılar.
Çünkü, kadıncağızı tülbentini başına dolamış, eteklerini toplamış
vaziyette bütün evi tepeden tırnağa temizlerken buldular. Ali gözü yaşlı
annesiyle kucaklaşırken Mustafa da dişlerini sıkmış kadere lanetler
yağdırıyordu. Az sonra hasret giderme faslı bitince Ali ve Mustafa
kadıncağıza yardım etmeye başladılar. Yarım saat sonra temizlik işi
bitmiş evin içinden bir sürü pislik toplanmıştı. Ali’nin annesi,
-Çocuklar ellerinizi yıkayın hemen buraya gelin,
diye çağırınca çöpleri dışarı atmayı daha sonraya bırakıp annenin
hazırladığı masaya oturdular. Ali’nin annesi gelirken evde yaptığı
yemekleri sefertaslarına doldurup getirmişti. İki arkadaş iştahla bu
lezzetli yemekleri yediler. Ardından demlenen çaylar içildi. Bu arada
anne onlarla sohbet ediyordu. Bir müddet sonra ikisini de öperek
vedalaşıp evine gitti. Giderken, kapının arkasında duran çöpleri
göstererek,
-Bunları mutlaka dışarı koyun. İçinde küflü ekmekler ve yemek artıkları
var sonra bütün ev kokar, hatta fare dahil bütün haşerat eve dolar,
diye tembihlemişti. İki arkadaş sigaralarını tüttürdükten sonra çöpleri
dışarı taşımaya başladılar. Kapının yan tarafında bir sürü bez parçaları
yığılıydı. Mustafa çöplerle beraber bunları da atmaya başlamış bir
taraftan da “-Yahu bunlar rutubetten küflenmiş amma da pis
kokuyorlar...” diye söyleniyordu.
Ali bir ara pankart olduğunu anladığı bu bezlerden birini bakmak için
öylesine alıp açtı. Bir kenarı rutubetten ıslak rengini kaybetmiş koca
bezde bir resim vardı galiba. Bu sırada Ali’yi gören Mustafa,
-Pis şeyleri elleme, sonra hasta olursun
diyerek beze bir tekme savurdu ama ayağı bir başka beze takıldığı için
az kaldı düşecekti. O tiksinerek ayağını bezlerden kurtarmak isterken
Ali’nin ucunu açtığı pankartın o köşesinde DEMİR yazısı okunuyordu.
Mustafa,
-Bak burda benim soyadım yazılı dedi gülerek...
-Açıp bakalım yaa.. İçinde bir resim var sanırım, dedi Ali.
-Tamam ama baksana çok pis bu.
Mustafa bunu söylerken ayağının ucuyla bezin isim yazan kenarını açmaya
çalışıyordu. Biraz uğraşınca bir birine yapışmış katlar açıldı. OSMAN
DEMİR.... HACI OSMAN DEMİR... yazısı tamaen ortaya çıkmıştı.
Mustafa bu ismi okuyunca donup kaldı. Hareket etmediği gibi bir tek
kelime de konuşmuyordu. Ali,
-Aaaa, bu herhalde bizim şehit Hacı Osman Demir’in resmi...
derken Mustafa da yavaşca yere çömeldi. Adeta incitmekten korkar gibi
bez pankartı açmaya başladı. Evet, bu şehit Hacı Osman Demir’in
resmiydi.
Mustafa birden az önce tekme savurmaya kalktığı küflü pankart bezini iki
eliyle kucaklayarak yüzüne gözüne sürmeye sesli sesli ağlamaya
başlamıştı. Bir taraftan da
-Bu benim gardaşım, bu benim gardaşım... diyordu.
Ali, Mustafa’nın bu davranışına bir mana verememişti. Ama şehadetinden
bir gün önce beraber olduğu Hacı Osman ile bu şekilde tekrar karşılaşmak
onu da etkilemişti.
Mustafa sakinleştikten sonra sanki kutsal bir emaneti tutuyor gibi
dudakları kıpır kıpır dualı bir vaziyette pankartı düzeltip dürmeye
başladı. Ali de ona yardım ediyordu.
İki arkadaş Denizli mahallesine doğru giderlerken Mustafa yolda Ali’ye
Hacı Osman’ın kardeşi olduğunu ve onun kendisi askerdeyken şehit
edildiğini anlatıyordu. O gece iki arkadaş her şeyi göze alıp
Mustafa’nın evine gittiler. Mustafa, Ali’yi Yaşar dayı ve Sultan teyze
ile tanıştırdı. O günden sonra da Ali, o evin bir çocuğu sayıldı.

Şehadenin 36. yılında aziz hatırası önünde minnet ve saygıyla
eğiliyoruz...
Öz menem! ...
Öz menem! ...
Onlar kabuk...öz menem! ..
Sen yelde savrulan kül..
Yüreklerde köz menem! ..
Ülkü uğruna şehid
Men Süleyman Özmen' em! ..
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğrencisi Süleyman Özmen 22
yaşındaydı...Ülkücülük mücadelesine lise yıllarında katılmıştı...
Yüksek Öğretmen Okulunda komünist militanlar tarafından şehit
edilmiştir...
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğrencisi Süleyman Özmen , Yüksek
Öğretmen Okulunda komünist militanlar tarafından sıkıştırılarak, 72 saat
mahsur bırakılan ülkücü arkadaşlarına yardım edebilmek için
ülküdaşlarıyla birlikte Yüksek Öğretmen Okulu'na gelir. Mahsur kalan
arakdaşlarına ekmek götürmek ister. Sabaha karşı meydana gelen büyük
çatışmada kızıl silahlar kan kusar. Kurşunlar Süleyman Özmen'e isabet
edecek, kaldırıldığı Numune Hastanesinde beş gün süren yaşam
mücadelesinde, omuriliğine saplanan kurşunun yaptığı hasar neticesinde
şehadet mertebesine ulaşacaktır..
SON YOLCULUĞU
Ankara'da yapılan cenaze törenine genç şehide yakışır bir asalet ve
sadelik içerisinde cereyan etti. Ne "mızıka", ne de "top arabası" vardı.
Ama taputunu omuzlayan, peşinde hıçkırığını yüreğine hapsetmiş yürüyen
nice inanmış dava adamları mevcuttu. Bunlar bıyıkları yeni terlemiş genç
fidanlardı, Süleymanlardı...
Bir kilometreyi geçen bir kortej halinde Hacı Bayram Camiine giden halk
orada cenaze namazını kılmıştır. Aziz şehidimizin tabutu namazdan sonra
bir otobüs komandonun refaketinde İstanbul'a gönderişmiştir.
Şehit Süleyman Özmen'in İstanbul'daki cenaze
töreni...."Bir ölür, bin diriliriz."
25 Mart Salı akşamı 23:30 da İstanbul'a getirilen Süleyman Özmen'in
tabutu T.M.T.F.unda hazırlanan yere konmuş, sabaha kadar komandolar
başında nöbet tutmuşlar ve Yüksek İslam Enstitüler tarafından Kur'an-ı
Kerim okunmuştur.
İstanbul Ülkü Ocakları Birliği tarafından bastırılan elli bin adet
bildiri bütün İstanbul'da dağıtılmıştır. İstanbul Ülkü Ocakları Birliği
tarafından düzenlenen cenaze merasimi saat 11:00 de tabutun
T.M.T.F.'undan resmi üniformalı komandolar tarafından alınması ile
başladı. Ellerinde (Bir ölür bin driliriz, Bozkurt Süleyman ölmezdi,
Süleymanı Çin Köpekleri öldürdü, Süleymanı Moskof itleri öldürdü.)
yazılı dövizler bulunan binlerce genç tabutu önce M.T.T.B. önüne
getirmiş, aha sonra Nuruosmaniye'deki İstanbul Ülkü Ocakları Birliği
binası önüne gelinmiştir. Konvoy Süleyman Özmen'in Sultanahmet'teki
mahallesine gittikten sonra da Beyazıt Camiine gelinmiş hep beraber öğle
namazını ve cenaze namazını kılan onbinleri aşan muazzam cemaat tekbir
ve ilahi sesleriyle Eyüb'e tabutu götürmüşlerdir. Aziz şehidimiz
Süleyman Özmen gözyaşları ve dualar arasında Eyüp Mezarlığı'ndaki ebedi
istirahatgahına defnedilmiştir.
MEVLİDLER
Samsun ve Sakarya'da Genç Ülkücüler Teşkilatları, İstabul'da İstanbul
Ülkü Ocakları Birliği ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Talebe
Cemiyeti, müştereken aziz şehidimiz Süleyman Özmen'in ruhuna ithafen
mevlidler okunmuştur.
YAYINLANAN BİLDİRİLER
ANKARA ÜLKÜ OCAKLARI BİRLİĞİ
Senin varlık davanın savaşçısı, öz evladın SÜLEYMAN ÖZMEN millet uğruna
Allah yolunda şehit oldu.
SÜLEYMAN'ı Moskof uşakları vurdu,
SÜLEYMAN'ı Çin köpekleri vurdu,
SÜLEYMAN'ı Komünist itler vurdu,
SÜLEYMAN'ı Satılmış hainler vurdu,
SÜLEYMANI KİRALİK KATİLLER VURDU.
SÜLEYMAN şimdi bir bayraktır. SÜLEYMAN ölmedi. Türklüğün yaşaması için
yaptığı kutsal savaş, daha hızlı, daha kuvvetli ve daha büyük devam
edecek. SÜLEYMAN şimdi bir ruhtur. Türklük yolcularının kılavuzu,
kahramanımız SÜLEYMAN ölmedi. SÜLEYMAN Türklük demek. Türklük ölür mü?
Ey tarihin büyük milleti,
Senin yaşaman için ölmeye hazır evlatların ölmeye hazır sıra dağlar gibi
nöbet bekliyor. Uğrunda ölecek evladı olmayan milletin yaşamaya hakkı
yoktur. Senin kara sevdalıların Türk-İslam medeniyetinin yolcuları öz
evladların ölürse şehit, kalırsa gaziyiz dedi ve senin yaşaman için
savaşa and içtiler.
YA HEP BİRLİKTE YOK OLACAĞIZ YAHUT TÜRKLÜK KIYAMETE KADAR YAŞAYACAK ASİL
MİLLETİM.
ERGENEKON ASLANI SÜLEYMAN ÖLMEDİ. AKINCI SÜLEYMAN ÖLMEDİ. BOZKURT
SÜLEYMAN ÖLMEDİ. KOMANDO SÜLEYMAN ÖLMEDİ. YİĞİT YÜREKLİ SÜLEYMAN ÖLMEDİ.
EY OLUP BİTENLERDEN HABERSİZ GENÇ! DÜŞÜN! SÜLEYMAN NEYİN SAVAŞÇISIYDI,
SEN NEDEN BİR SÜLEYMAN DEĞİLSİN. EY KANDIRILMIŞ GENÇ SEN TÜRK DEĞİL
MİSİN? SOYU BOZUKLARIN SAFINDA İŞİN NE? SENİ BİR ERMENİ NASIL YÖNETİR?
SENİ BİR BARZANİCİ NASIL KULLANIR?
SEN TÜRK DEĞİL MİSİN? SEN NASIL RUS'UN ÇİN'İN OYUNCAĞI OLURSUN? SÜLEYMAN
KİMİN İÇİN ÖLDÜ? SEN TÜRK DEĞİL MİSİN?
ASİL MİLLETİM, SENİN ÖZ EVLATLARIN, BOZKURTLAR ATALARINA LAYIK OLACAK.
KAHROLSUN TÜRKLÜK DÜŞMANLARI, KAHROLSUN KOMÜNİSTLER VE YERLİ UŞAKLARI.
YAŞASIN BÜYÜK TÜRK MİLLETİ, BİR ÖLÜR BİN DİRİLİRİZ.
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN.
Ankara Ülkü Ocakları
(Devlet Gazetesi, 30 Mart 1970, Sayı: 32)
İSTANBUL ÜLKÜ OCAKLARI BİRLİĞİ
Bütün bu kanlı oyunlar, senin şehit kanıyla sulanmış vatanını Moskoflara
satmak için oynanmaktadır. Bu vatanı bölüp, üzerinde başka devletler
kurmak maksadıyla tertiplenmektedir. Kurtuluş Savaşı'nda cepheden
sıvışan asker kaçaklarının veletleri, şehit çocuklarına bağımsızlık
dersi vermeye yelteniyorlar. Tabii Moskof hesabına...
Büyük Milleitm,
Artık çok uyanık bulunmalısın. Komünistlere ve vatan bütünlüğünü bölmek
emelinde olan bölgeci hainlere karşı birleşip, çelik bir yumruk gibi
hazır olmalısın. Anayasa'nın sana tanıdığı haklara sahip çıkıp, bu
hakları hainlere karşı korumalısın. Milli kuvvetlerin komünismi ezmesine
yardım etmelisin. Sen de meydanlarda toplan. Sen de caddeleri doldur.
Vazifesini yapamayan korkak ve aciz hükümeti vazife yapmaya mecbur et.
Hakimleri vazife yapmaya davet et. Gaflet içindeki aydınları,
idarecileri ve üniversite hocalarının uyandır. Kendi paranla beslediğin
devlet radyosunu hizaya getir. Bütün basın üzerinde milli ağırlığını
hissettir.
İstanbul Ülkü Ocakları Birliği
(Milli Hareket, Nisan 1970, Sayı: 45)
FOTOĞRAFLARLA SÜLEYMAN ÖZMEN
Süleyman Özmen...
Ünisversite Yılları

Devlet Gazetesi'nin 30 Mart 1970 tarihli, 52. sayısının Şehit
Süleyman Özmen'le ilgili kapağı
ŞİİRLERLE SÜLEYMAN ÖZMEN
Öz menem! ...
Öz menem! ...
Onlar kabuk...öz menem! ..
Sen yelde savrulan kül..
Yüreklerde köz menem! ..
Ülkü uğruna şehid
Men Süleyman Özmen' em! ..
Ne Kafkasya, ne Prut
Şu bin yıllık anayurt!
Kurşunlanan bir Bozkurt,
Çıkarılan göz menem! ..
Dinmez gönül sancımız,
Derinleşir acımız...
Alınmazsa öcümüz
Dövülecek diz menem! ...
Ok bir kez çıktı yaydan..
Geçtik düğünden, toydan..
Şimdi hep meydan meydan...
Söylenecek söz menem! ...
Bitsin bu kızıl oyun! ..
Açılsın bahtı ay' ın! ..
Altay' da kurultayın
Toplandığı güz menem! ...
Vur Bozkurt' um! ! . Vur tilkiye...
Vur.. kurtulsun Türkiye...
Sizi büyük ülküye
Götürecek iz, menem! ...
Ülkü uğrunda şehid
Men Süleyman Özmenem!
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu
Ruhu şad olsun...