Ulkucu Genclik Bulusma Otagi Milliyetçi Forum, Ülkücü Forum, Ülkü Ocakları, Ülkücü Gençlik () => Asenalara Özel

: Kur’an’da Kadın Hakları

: [ 1 ]

Güntülü 14.12.2009 14:31:12
Toplumlarda kadın-erkek eşitliğinin yasal olarak verilmesine rağmen bu eşitliğin gerçek hayata yansımadığını görüyoruz. Eşitlikler, kültüre, coğrafyaya, toplumlara göre değişmekte, bu yönüyle de kamuoyunu oluşturan her kesimi yakından ilgilendirmektedir. Kadın haklarının son zamanlarda sıkça gündeme gelmesi ve üzerinde yapılan tartışmalar, gerçekte İslam’ın bu konuya bakış açısını ortaya koymasının zeminini hazırlamıştır. Ancak bu konuya geçmeden önce İslam öncesi toplumlara kısaca bir göz atalım. Eski Hint dininde, kadınların değeri yoktur. Kadınlar, murdar, temiz olmayan varlıklar sayılırlardı. Veda’larda kadın, zehirden, yılandan, haşerattan daha tehlikeli bir varlıktır. Budizm’de kadınların dindar olmaları, Budha dinine girmeleri uzun zaman kabul edilmemiş, Budha buna izin vermemiştir. İsrail hukukuna baktığımızda ise kadınların hiçbir değeri yoktur. Kadın hizmetçi konumundadır. Eski Yunan ve Roma’da da durum farklı değildir. 11. asra kadar, İngiltere’de kadın, şeytan olarak kabul edilmiştir. Hz. Meryem’e saygı duyan, takdis eden Hıristiyan dünyasında, “Adem’i” yoldan çıkaran ve yasak meyveyi yediren “Havva” olduğu için kadın suçlu konumundadır. Lanetlenen insanlığı kurtarmak üzere dünyaya gelen Hz. İsa, çarmıha gerilir, hayatını fedâ eder ve insanlık günahtan kurtulur. Bütün bunların temelinde yatan Havva’dır. Yani bir kadın… 
İslam öncesi dönemlerde, Batı’da, kadın aşağılanmış, fitne kabul edilmiş, şer aracı sayılmış hatta kadından uzak durma Tanrı’ya yaklaşmanın, ulaşmanın bir merdiveni, bir vesilesi kabul edilmiştir. Aristo, Eflatun, Kant gibi filozoflar bile kadına değer vermemişlerdir.
İslam’ın indiği topluma gelince… Arap Yarımadası’nda kadınlar toplumun en zayıf kesimi idi. Kız çocukları, Kur’an’ın ifadesiyle ‘rızk endişesinden dolayı’ diri diri toprağa gömülerek öldürülür, kız çocuğa sahip olmak ise ayıp sayılırdı. Kadının mal-mülk sahibi olma gibi hiçbir hakkı yoktu. İslam öncesi Cahiliye Dönemi’nde sadece Arap Yarımadası’nda değil, bütün dünyada kadınlar insan haklarından mahrum idi. Kur’an böyle bir ortamda insanlık ile buluştu. 
İslam, ilahi dinlerin sonuncusu ve kendinden önceki dinleri kuşatıcı nitelikte sonsuza kadar insanlığa rehberlik etme özelliğini taşıyan bir din olarak, ana kaynağı Kur’an’da insanın en güzel şekilde  kadın ve erkek olarak bir tek candan/özden/nefisten/cevherden yaratıldığını ifade eder.  Yine Kur’an’da herhangi bir cinsiyet ayrımı yapılmadığı, kadının da erkeğin de beşer  ve halife  olarak yaratıldığı belirtilmektedir. Kadın ve erkek olarak ayrı ayrı yaratılmanın esprisi, cinslerin birbirlerini  tanımasına imkân vermek olduğu ifade edilmektedir.   
 Zira kadın ve erkek yaratılış özellikleri sebebiyle birbirini tamamlayan iki unsurdur. Böylece bir taraftan yaratılışın amacı olan Allah’ı tanımak ve ona kulluk etmek  diğer taraftan da toplum hayatını ve insan neslinin devamını sağlamak gerçekleşmiş olacaktır. Bu durumda Kur’an’ın yaratılış ve sorumluluk yönünde kadın ve erkeği eşit olarak ele aldığını görmekteyiz.
İslam, kadına ferdî, sosyal, siyasal ve ekonomik birçok haklar getirmiştir ve kadının toplumdaki yeri konusunda önemli değişiklikler yapmıştır. İslamî düşüncede kadının sahip olduğu yer, üstün; kişiliği ise mükemmeldir. Bu sebeple kadın haklarının en iyi şekilde İslam dininde korunduğu söylenebilir. Kur’an’ın kadına getirdiği hak ve özgürlükleri dinî ve ahlakî, bireysel, sosyal, ekonomik ve siyasal hak ve özgürlükler olmak üzere dört ana noktada toplamak mümkündür.

1-Dinî ve Ahlakî Haklar: Kur’an’da inanmak, iman etmek ve güzel işler (amel’i salih) yapmaktan bahseden bütün ayetlerde erkek kadın ayrımı yapılmamaktadır. Bunun en güzel örneğini şu ayette görmekteyiz:
“Doğrusu, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar inanan erkekler ve inanan kadınlar, gönül vermiş kadınlar, dosdoğru erkekler ve dosdoğru kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, gönülden bağlanmış ve teslim olmuş erkekler ve gönülden bağlanmış ve teslim olmuş kadınlar, tasadduk, infak eden servetinden veren erkekler ve servetinden veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, namusunu koruyan erkekler ve namusunu koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden, çok anan erkekler ve çok zikreden kadınlar için Allah da çok bağışlama ve çok büyük mükâfat (ecir) vardır.”
Bu ayetten ne anlıyoruz? Bu ayetten, dinde, ahlâk ve ruhaniyette, uhrevî hayatta tam bir eşitlik olduğunu anlıyoruz.
Dinde eşitlik yani, iman etme, teslimiyet, gönülden bağlanma, Allah’ı anma vs. dinî değerler, itikadî değerler olarak sorumlulukta bir ayırım yok. İnanan erkekler, inanan kadınlar olarak bütünü içine alıyor. İkisi için de eşit ve aynı. İbadetlerde de eşitlik var, oruç burada bir örnek. Ayrı ayrı ibadetler yok. Yine ahlakî değerler, yani sabır, içtenlik, doğruluk, iffetlilik ve tasadduk gibi Kur’an’da son derece önemli olan ana değerler açısından bakıldığında da asla bir ayrım söz konusu değil. Bütün bunların yapılması sonucunda büyük bir mükâfat ile ödüllendirilme yine kadın ve erkek için eşit, sevapta eşit oldukları gibi günahta da eşittir. Yani uhrevî hayatta da tam bir eşitlik görüyoruz. Bunun gibi yüzlerce ayette dinî, ahlakî ve uhrevî haklar konusunda her iki cinsi de aynı şekilde ilgilendiren hitaplar olduğunu görüyoruz. Diledikleri gibi inanma, istedikleri dini seçmekte özgür olma hakkına sahip oldukları gibi inançlarının gereğini yerine getirme, dinî eylemlerde bulunma, hak ve özgürlüğüne de sahiptirler.
            2-Bireysel Haklar: Kur’an’ın kadına verdiği bireysel hakların başında, ona tam bir kişilik kazandırması gelir. Kur’an’da, kadının bir insan olarak sorumlu tutulacağı, iyi ve kötü işlerinin sorumluluğunun kendisinde olacağı bildirilmiştir.  Ayrıca Kur’an, kız-erkek çocuğu ayrımını temelde reddederek kız ve erkek evladın Allah’ın bir lütfu olduğunu, aile ve toplumun mutluluğunda eşit role sahip olduğunu açıklar.
Bu bağlamda, yine Kur’an kadına da boşanma hakkı verirken; evlenmede, eş seçmede, namusta, karı koca haklarında, aile içi ilişkilerde eşitlik; sanatta, bilgide, düşünce özgürlüğünde, tasarruf yapmada eşitlik gibi birçok bireysel haklar tanınıyor. Gene bu ferdî hakların kapsamına mülk edinme hakkı, vâris olma hakkı, seyahat hakkı, nafaka hakkı gibi haklar da girmektedir. Bugün çok tartışmalı olan çok eşle evlilik konusuna gelince, çok eşli evlilik sosyal şartların yarattığı bir olgudur. Kur’an bu realiteye hem sayısal bir sınırlama getirmiş,  hem de adalet ilkesini şart koşmuştur. Aslında Kur’an:
“Ne kadar isterseniz de eşlerinize adaletle davranmak elinizde değildir.”   “Bu sebeple ‘bir tane’ ile yetinmek ’ doğru yoldan sapmamak ’ için daha uygundur.  diyerek çok evliliği güç şartlara bağlamakta ve ideal hedef olarak tek evliliği önermektedir. Burada göz ardı edilmemesi gereken husus çok evlilik, boşanma, kadının şahitliği, kadının miras hakkı gibi hususlardaki farklı yorumlar ve yapılan yorumlarda kadının ikinci plana atılıyormuş düşüncesi, büyük ölçüde sosyal ve tarihsel şartların göz ardı edilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ın bütünlüğü, insanın yaratılışı ve yaratılış amacı göz önünde bulundurulduğunda, kadına ve erkeğe yüklenen haklar ve sorumluluklar zamanla toplum içinde yüklenen rollerin değişmesiyle hukukî kurallardaki değişiklikler ister istemez kaçınılmaz olacaktır. Kur’an’ın kamusal ve sosyal haklar konusunda toplumsal hizmetleri yalnızca erkeklere tahsis etmediğini, kadınları da ortak ettiğini görüyoruz.
 
3-Sosyal Haklar: Bu haklara gelince, ilim öğrenme ve öğretme hakkından tutun da savaşa katılma, askerlik, amme hizmeti, hayır ve iyiliklerde bulunma, vakıf kurma ve çalışma hakkına kadar kadın ile erkekler arasında, herhangi bir ayrım gözetilmemiştir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur.   
“Erkek ve kadın kim yararlı bir iş yaparsa, onu güzel bir hayat ile yaşatacağız.” 
Yine,            “Deki çalışın, sizin çalışmanızı Allah da Resulü de görecektir.”   âyeti ve benzeri ayetlerden kadının çalışma hakkına sahip olduğunu, “çalışıp kazandığının da kendine ait” olduğunu anlamaktayız.

4-Siyasal Haklar: Toplumun iki ana unsurundan biri olan ve topluma dönük yapılacak her türlü sosyal, kültürel ve siyasal örgütlenmelerde erkekler kadar sorumluluk taşıyabilecek olan kadına Kur’an, dinî, ferdî, ekonomik ve sosyal haklar verdiği gibi siyasal haklar da vermiştir.  Kur’an’ın kadına verdiği bu siyasî hakları üç ana başlık altında toplamak mümkündür. Velâyet hakkı, seçme hakkı, seçilme hakkı.     

 4.a- Velâyet Hakkı: Bu hakkı Kur’an’daki şu ayet açıkça tescil etmektedir.
“İnanan erkekler ile inanan kadınların bazısı bazısının velâyet hakkına sahiptir. İyiliği emreder. Kötülükten sakındırırlar. Namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah Resulü’ne itaat ederler.”       
 4.b- Seçme Hakkı: Çağımızdan 15 asır önce Kur’an, kadına siyasal hak tanımış, onun yönetime doğrudan katılımını sağlamıştır.     
“Ey Peygamber, inanan kadınlar Allah’a hiçbir şey ortak koşmayacaklarına, çalmayacaklarına, zina etmeyeceklerine, çocukları öldürmeyeceklerine, elleri ve ayakları arasına yalan atmayacaklarına, hayır ve iyilikte sana isyan etmeyeceklerine söz verirlerse, sen de onların sözünü kabul et. Kendileri için Allah’tan bağışlanma dile. Çünkü Allah çok bağışlayandır.” 
 Kadının ruhunun olup olmadığının, insan mı, şeytan mı olduğu tartışmalarının yapıldığı, bazı toplumlarda adının dahi verilmediği bir dönemde, yukarıdaki ayette de açıkça ifadelendirildiği gibi, siyasî otoriteyi temsil eden Hz. Peygamber’e, yani yönetime “biat” etme, kadına hak olarak tanınmaktadır. İlkeleri benimsedikleri takdirde onların taleplerinin dikkate alınması gerektiğini de Kur’an ifadelendirmektedir.   

4.c- Seçilme Hakkı: Kadının seçme hakkı olduğu gibi seçilme hakkı ve bununla birlikte devlet kademelerinde kamuya ve topluma dönük hizmetlerde görev alma hakkı da verilmiştir. Bu devlet görevi, herhangi bir görev alanı ile sınırlandırılmış değildir.
 “Allah’a, Peygamber’e ve içinizden yönetim sahiplerine itaat edin.”   âyetinden de anlaşılacağı üzere kadın-erkek ayrımı yapılmaksızın “itaat edin” emri verilmektedir. Burada bir noktayı da ifade etmeliyiz ki, İslam tarihinin ilk dönemlerine baktığımızda kadın, daha sosyal, aktif, katılımcı, dinî, sosyal, kültürel ve siyasal bütün alanlarda karşımıza çıkıyor. Kadın inanıyor, cemaatle ibadetlere iştirak ediyor, öğreniyor, öğretiyor, bilime, kültüre katkı sağlıyor, siyasette yer alıyor, toplumun inşasında erkeklerle beraber kendine düşen her görevi yerine getiriyor. Bu durum zamanla yerini gerilemeye bıraktı. İnsan potansiyelinin yarısından adeta vazgeçildi. Peki, neden bu noktaya gelindi? Kur’an’a bakışımıza ve hayat anlayışımıza bir göz atalım.   
Kur’an’ın “ahkâm ayetleri” dediğimiz bazı metinleri, bakış açımıza ve donanım gücümüze göre zaman içinde bir çeşit kuramsal düşünce formu niteliğinde karşımıza çıkarılıyor. Bu durumda Kur’an’ın tıpkı diğer düşünce disiplinleri gibi doğal hayatın akışı ve gerçekleriyle çeliştiğini görüyoruz. Kur’an’ı algılarımıza göre bir düşünce biçimine sokuyoruz ve ondan hayatın bütün cephelerine hükmetmesini istiyoruz. Yani sorun bakış açılarımızdan kaynaklanıyor. Çünkü Kur’an sıfırdan başlayan ve değişim içermeyen bir hayat öngörmüyor. O sürüp giden bir hayatı belki espriler etrafında tanzim etmemizi ve ona sürekli bir anlam katmamızı istiyor. Bu durumda kuramsal yani “nakilci”, “tarihsel” ve “geleneksel” bakışlarımızı hayatın gerçekliği karşısında yeniden gözden geçirmek ve onları hayatla sınamak durumundayız.   
Kadın hakları ve kadınlara ait sorunları irdelerken bu bakış açısı ile Kur’an’a bakmak zorundayız. Çünkü kadının toplum içerisindeki yerini, statüsünü belirleyici unsurlar, tarihî sürece, coğrafyaya, örfe, kültüre göre toplumdan topluma değişmektedir. İslam toplumlarında, kadının aile ve toplum hayatındaki yerini sadece din belirlemez. Bunun yanında toplumların yapısı ve kültürleri, kadına bakışı, kadının konumu üzerinde dinden daha etkili olur. İslam öncesi Arap toplumunda kadın, tamamen aile reisi olan erkeğe bağlıdır. Kadın kocasını seçme salahiyetine sahip değildir. Yine kadın-erkek ilişkileri toplumun göçebe ve yerleşik olmasına göre değişir. Göçebe toplumun kadını yerleşik olana nispetle daha özgürdür. Çünkü daha çok çalışması daha çok verimli olması gerekir. İslam ise kadının sosyal, ekonomik ve hukukî konumunda önemli değişiklikler yapmış ve onları erkek ile aynı konuma getirmiştir. Ne var ki İslam toplumlarındaki görüntü her zaman bu teoriye uygun düşmez. Daha önce de bahsettiğimiz, geleneksel ve kökleşmiş anlayışlar etkisini sürdürür.
 İslam tarihi boyunca kadına eşit haklar tanındığı halde hemen her fıkıh kitabında evlenme özgürlüğü, boşanma imkânı, aile reisliği, miras paylaşımı, yargılama hukukundaki durumu, şahitliği, kanun alanındaki yeri ve devlet başkanlığı konuları açısından tartışılmıştır.
 Kadınlar hukukî ehliyet ve malî imkânlarını hayata geçirmede her zaman başarılı olamamışlar; zamana ve topluma göre durumları farklılık göstermiştir. Bu durumda kadın haklarının gelişmesini veya geriliğini doğrudan dinlerin öğretilerine, toplumların inanç sistemlerine bağlamak yanlış olur. Zira dinler toplumlarda mevcut olan durumu ve toplumun aksayan yönlerini iyileştirmek amacıyla oluşmuş müesseselerdir. Toplumsal hayat bir süreçtir ve kendi doğal seyrinde gelişir. Bu seyir içinde dinlerin rolü, akışın istikametini değiştirmek değil düzenlemektir. Yani toplumlarda inanç inkılâpları pek yaşanmaz. Daha çok mevcut inanç dünyasında birtakım yenilenme ve ihya hareketleri söz konusudur. Toplumların sosyal yapısını belirleyen unsurlardan biri muhakkak ki dindir. Ama dinin yanında, örf ve adetler, sosyal ve kültürel şartlar, ekonomik yapı, göçler ve şehirleşme, diğer toplumlarla etkileşim gibi hususları da göz ardı etmemek gerekir. Dolayısıyla kadının toplumsal hayattaki yerini ve tarihsel gelişim seyrini anlamaya çalışırken toplumlara bütünsel olarak bakmak gerekir. Çünkü kadının sosyal yaşam içindeki rolü, toplumsal yapıyı belirleyen bütün unsurlarla bir şekilde bağlantılıdır.. Öyleyse din ve inanç sistemlerinin öğretileri ile toplumsal bir olguyu bütünüyle tanımlayamayacağımız açıktır.
 Bu durumda İslam’ın kadına bakışıyla, tarihî süreç içerisindeki kadına ait yaşanılmış sıkıntılar ve şu an yaşanılan problemlerin bağdaştırılamayacağı bir gerçektir. İslam’ın insana ve varlığa bakışı mükemmel bir bakıştır; erkeğe de, kadına da sorumluluk sahibi bir insan gözüyle bakar.

[23] Bu makale Ayşe Sucu’nun “Din ve Kadın” eserinde yayınlanmıştır. (Lotus Yayınevi, Mayıs 2005, Ankara)

*  Türkiye Diyanet Vakfı Kadın Kolları Başkanı

[24] Tin, 4

[25] A’raf Suresi, 89

[26] Hicr, 28

[27] Bakara, 30

[28] Hucurât, 13

[29] Zâriyât, 56

[30] Ahzâb, 35

[31] Âl-i İmrân, 195

[32] Nisâ, 3

[33] Nisâ, 129

[34] Nisâ, 3

[35] Nahl, 97

[36] Tevbe, 105

[37] Tevbe, 27

[38] Tevbe, 72

[39] Nisâ, 59

Gök-Tuğ Atsız 14.12.2009 18:08:17
Şuna kani olmak lazımdır ki, dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir...
Kadın, kadınlık vazifesinden uzaklaştığı dakikada mensup olduğu cemiyet yok olmaya başlıyor demektir..!

Güntülü 14.12.2009 21:45:55
Smiley teşekkürler hemcinslerimi onure ettiniz.

Gök-Tuğ Atsız 15.12.2009 19:44:39
Rica Ederim Ülküdaşım, görevimiz bu  Grin


: [ 1 ]